Oruç bizi nereye götürsün?

Güzel Türkçemizin ne güzel deyimleri vardır. “Yorgan–döşek yatmak” bunlardan biri. TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesindeki odamda kumandası bende olmayan bir klima düzeneği var. Benim gibi her zaman kendini tabii havaya bırakan biri için öyle bir soğutma yapıyor ki dayanmak mümkün değil. Beni tek satır okuyup yazamaz hale getiren ve yorgan-döşek yatıran bu durum yeni bir yazıya imkân vermiyor. İlk defa eski bir yazıyla karşınızdayım. Bir yıl önce bu sütunda çıkan “Oruç bizi nereye götürsün?” başlıklı bu yazının gündeme uyduğunu görünce affınıza sığınarak kolaycılığa başvurmak zorunda kaldım. İşte o yazı:

Günübirlik siyasetten sıkıldıysanız oruç ayı imdadınıza yetişmiş demektir. Siyasi mücadeleyi belli bir ahlak çerçevesi içinde yapabilmek için bir prensipler manzumesine ihtiyaç var. Bu manzumeyi kimi ilahi referanslarla oluşturur, kimi başka tür referanslarla…

İlahi referanslara itibar edenler için oruç ve orucun oluşturduğu iklim bu referansları tazeleme fırsatı veriyor. İbadet ve dua onlar için hayatın anlam kazanması demek. İbadet, Kur’an’da söylendiği ve Peygamberimizin uyguladığı şekillerden biriyle yerine getirilirken duanın muayyen bir şekli yok.

Dua, bizim geleneğimizde tasavvufla renk bulmuş ve bir ince sanata dönüşmüştür. Tekbirler, tesbihler, tahmidler, tehliller, ilahiler hep duanın estetik kılıfa büründürülmüş şekilleri değil midir?Itri’nin Segâh Tekbiri ve ilahiler bu inceliğin en güzel örneklerindendir.  Zikir meclis ve halkaları toplu halde vecd haline giren insanların ortak bir dille yakarışlarını göstermez mi? Tarikatlar bütün bunların çeşitli formlarda ele alınışıyla doğmuş. Hem dua mekânı olmuş buralar hem de toplumsal eğitim merkezleri gibi vazife yapmışlar. Tarikatlar tarihimizde sivil toplum kuruluşlarından bugün beklenen fonksiyonu icra etmişler ve bulundukları bölgedeki halkın sesi olmayı başarmışlar. Tekkelerin ramazan ayında büründüğü çehre huzur arayan insanlar için bir gökyüzü sükûneti sunar.

İbadetleri sosyal hayattan kopuk düşünmek mümkün değil. İslam’ın beş şartının sosyal muhtevasını daha çok çalışmak ve belki biraz günümüz terminolojisi ile açıklamak gerekiyor.

Tevhidin yani ‘Allahtan başka tanrı yoktur’ ifadesinin, her insan için bir bağımsızlık bildirgesi olduğunu söyleyemez miyiz? Hocaya, mürşide, lidere, şeyhe değil Allah’a karşı kayıtsız bağlılık sözü… Sadece Allah’ın emirlerine sorgusuz teslim, başka kimseninkine değil…

Namaz, kişinin Allah’la akdettiği, kendini her gün beş kere yenileme ve tazeleme sözleşmesi gibidir. Namazı hakkıyla eda eden bir kişinin yalan söylemesi, yolsuzluk yapması, aldatması mümkün mü? Bir önemli nokta daha var. Tefsir hocalarının anlattığına göre Kur’an’daki ‘namaz kılın’ emri fertlerden çok topluluklar muhatap alınarak dile getirilirmiş. Yani ‘namazı kılın’ ifadesi ‘namazı kıl’ ifadesinden daha çok kullanılırmış. Bu da açıkça gösteriyor ki topluluk olmak ve birlikte hareket etmek, birlikte karar vermek gerekiyor. Şunu anlamak zorundayız: Namazdan beklenen fonksiyon ister tek başına kılınan ister camide birlikte kılınan namazla yerine gelmiyor. Örgütlü toplum olmanın ilk adımıdır topluluk halinde icra edilen namaz. Umarım kimse bu sözlerimden günümüzdeki haliyle namaz kılmak gereksiz gibi bir anlam çıkarmaz. Kastım namazın organize topluma götüren yönüne işaret etmek… İslam’ı bir sistem olarak ele alanlar için temel direktir namaz…

Oruç ayı aynı zamanda zekât ayı sayılsa yeridir. Bir mecburiyet olmamakla birlikte zekât da bu ay içinde verilir. İslamiyet’in zekâttan beklediği fonksiyon günümüzde ne kadar yerini buluyor sizce? Bunun da bir organizasyon dâhilinde ve denetim mekanizması içinde yapılması gerekirken o noktadan ve o şuurdan çok uzaktayız. Zekâtın gelir dağılımındaki adaleti sağlamaya yönelik tarafı üzerinde de çok kafa yormak gerekiyor. Tevbe suresinin 60’ıncı ayetinde geçen zekât yerleri yeni bir yorumla ele alınsa yeridir.

Hac ibadeti, dünya Müslümanlarının sorunlarını ve gelecek tasavvurlarını konuştukları uluslararası bir kongre mahiyetini kazansa iyi olmaz mı? Bu haliyle düşünülünce hac organizasyonunun Suudilere bırakılamayacak kadar önemli olduğunu da görmüş oluruz. Filistin meselesi de, Afganistan meselesi de, Irak ve Suriye meselesi de bu şuura ermeden hallolacak gibi durmuyor. Kaldı ki meseleler sadece yukarda saydığımız ya da saymadığımız bölgesel çatışmalardan ibaret değil. Eğitim ve refahın yaygınlaştırılmasından tutun da demokrasi ve hürriyetler babına kadar pek çok konu var.

Aslında oruç için açtık bu kadar bahsi. Oruç kişinin topluma karşı sorumluluğunun hatırlatıldığı bir ibadet. Bir yerde ibadetlerin hemen hepsinde toplumsal bir boyut var. Nefs kontrolünün de bu kapsamda ele alınması bile mümkün. Oruç ve zekâtın dayanışmayı hatırlatıcı ve yükseltici tarafını da not edelim.

İbadetler için temel şart hür bir ortamın mevcudiyetidir. Osmanlı bir yere sefer düzenlerken “i’lâ-yı kelimetullah” yani Allah’ın adını yüceltme gayesini esas alırmış. İ’lâ-yı kelimetullah için esas olanın hürriyetler olduğunu belirtelim. Yani bir yerde Allah’ın adını yüceltmekte engeller varsa, hürriyetler tahdit edilmişse oraya seferin caiz olduğuna hükmedilirmiş.

Oruç, hadiselerin sırrını kavrayan bir anlayışa götürsün bizi diye dua ediyorum ben…

Leave a Comment

shared on wplocker.com