Tuzaklar, siyaset ve ÖYP toptancılığı

Her yıl bugünlerde okulların açılışı vesilesiyle bir yazı yazmak âdetimdi. Doğrusunu isterseniz Mustafa Akyol’un yazısını görünceye kadar bu konuda yazmak aklımda yoktu. Gündem öylesine yoğun ki önceliklerimizi bile kaybeder hale gelmişiz. İsterseniz “ben gelmişim” diyeyim de başkalarını zan altında bırakmayayım. Akyol yazıda “bu yıl öğrenciler derslere matematik ya da bilimle değil 15 Temmuz’da Türk demokrasisinin nasıl bir tehlike atlattığını dinleyerek başladılar” diyor.

Kendi kendime kızdım. Gündem ne kadar yoğun olursa olsun eğitimle ilgili bir hususu geri plana atmak olmaz dedim. Çünkü eğitim Türkiye’nin bugün en önemli meselesidir, yarın da en önemli meselesi olmaya adaydır.

Kendi kendime kızdım.15 yıl aradan sonra üniversitede yeniden hoca olarak öğrenci karşısına çıktığım şu günlerde bir eğitim yazısı ihmale gelir miydi dedim. Hay Allah…

Kendi kendime kızdım. ‘Beni bu ihmale sevk eden âmil nedir acaba’ diye söylendim.

Düşünüyorum, aklıma 15 Temmuz ihanetinden başka bir şey gelmiyor. Fakat orada da ilginç bir durum var. YÖK, kısaca ÖYP denilen öğretim üyesi yetiştirme programındaki15 bin lisansüstü yapan araştırma görevlisinin üniversiteleri ile bağını kopardı. Kadro garantisi olan bir statüden (YÖK Kanunu Madde 33a)  kadro garantisi olmayan bir başka statüye (Madde 50d) geçirildi bu elemanlar. Üstelik kendi üniversitesi adına başka bir üniversitede bulunanlara her şeyi bırakıp 15 gün içinde dönme emri vererek… Tezinin sonuna gelen bir araştırma görevlisi bu durumda ne yapsın? Anadolu’daki üniversitelerde çok büyük ölçüde öğretim elemanı, özellikle öğretim üyesi açığı varken böylesine toptancı bir kararın Türkiye’ye kurulan bir başka tuzağa dönüşmemesi için bir şeyler yapmak gerektiğini düşünmem ve bunu eğitimle ilişkilendirmem gerekmez miydi?

FETÖ ile ilişkisi olduğu konusunda kuşku duyulanlar açığa alınırken hatta ilişkisi tespit edilenler kamudan uzaklaştırılırken, bu toptancı uygulamanın mantığı nedir? FETÖ ile hiç bir bağı olmayan araştırma görevlileri üzerinde bu karar nasıl bir etki yapar? Bir ayıklama zahmetine girmek yerine, ‘50d’ye aktarılan Araştırma Görevlileri tekrar 33a’ya geçirilebilir ve varsa yanlışlık telafi edilebilir’ düşüncesi kolaya kaçış olmaz mı?

Akademia kırılgandır. Suçsuz insanları kırmamaya ve küstürmemeye özen göstermek gerekmez mi? Güven duygusunu kaybetmek ve kendisini değersiz algılamak kişide varoluşsal bir travma oluşturabilir.

Atamalarında hiçbir mülakata tabi tutulmadı bu araştırma görevlileri. FETÖ’cü bir organizasyon olması mümkün değil. Hidayet Şefkatli Tuksal da bu konuya değiniyor yazısında ve şöyle diyor: “Bu programa başvuranlar arasında, ALES, YDS ve lisans not ortalaması üzerinden yapılan puanlama sonucunda en yüksek puanı alanlar, herhangi bir mülakata tabi tutulmaksızın araştırma görevlisi olarak atandılar.”

Bu 15 Temmuz benim kimyamı bozuyor mu ne? Daha önce de söyledim, FETÖ’nün Türkiye’ye yaptığı kötülük hesaba kitaba gelmez. YÖK’ün, bugün aldığı kararların yarın Türkiye’nin başına açacağı sıkıntılardan haberi yok gibidir. Umarım YÖK, titiz bir incelemeyle bu araştırma görevlilerini kazanılmış hak kaybına uğratmaz ve tekrar 33a kapsamına alır.

At izini it izine karıştıranlar, kripto FETÖ’cüler, bir de bunlara medya dünyasından alkış yarışına kalkanlar Türkiye’ye bilerek ya da bilmeyerek kötülük yapıyorlar.

FETÖ’cü olmayanları zan altında bırakmak, FETÖ’cü olanları bilerek kollamak ya da aklamak kadar yanlıştır. Yanlış ne kelime ihanettir. Topluma fitne tohumları saçmaktır.

Bu konuda hassasiyet gösteren Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız belli ki kaygılılar.  Cumhurbaşkanımız bunu ‘at izi it izi’ diyerek belli etti. Başbakanımız da kaygısını şu sözlerle belirtti:

“Bizim için örgütle etkin mücadelede milat 17/25 sonrasıdır. Öncesine yönelik paylaşımlar ve söylemler bu mücadeleye katkı sağlamadığı gibi muhabbetimize de zarar verir. Bu yanlışa düşmeyelim.”

Üniversitelerinde okuyan çocuğunun okul parasını mecburiyetten bu hainlerin bankasına yatırdığı için tutuklanan, ömründe bu ikiyüzlülerle su içmemiş anneler olduğunu Başbakan nereden bilsin. İşin bir tuhaf yanı da hâkimlerin bu gibi insanların tutukluluk hallerine hiç bir inceleme yapmadan devam kararı vermesi. Bunun ceremesini yanlış kararlarına hiçbir müeyyide uygulaması olmayan yargı mensupları değil yine siyaset ve Ak Parti çekecek. HSYK, eskiden olduğu gibi yargı mensuplarını aldıkları kararlara göre değerlendiren bir sisteme yeniden dönse iyi olmaz mı?

Yargı ve bürokrasi, toplumumuzun içine sürüklendiği haksızlık anaforunu umursamaz görünüyor. Onun için de FETÖ’nün asıl hainlerini bulacağına önüne geleni içeri tıkıyor ya da damgalıyor. Geçenlerde rastladığım bir sivil toplum kuruluşunun başkanı bana “mütedeyyin ve muhafazakâr insanlara şüpheli gözüyle bakılır oldu. Bunda FETÖ’cüler kadar yargı ve bürokrasinin toptancı yaklaşımı da etkili” dedi ve ekledi: “Vebal bu sahtekârlarda ama siyaset kurumunun da yarın başına gelecekleri bugünden düşünmesi ve adımlarını ona göre atması gerekir.”

Gördünüz işte, eğitimle başladık ama 15 Temmuz olaylarında karar kıldık.

Ben kendi kendime kızmaya devam ediyorum.

 

Leave a Comment

shared on wplocker.com