‘Evet-hayır’ın ötesi…

“Her zorluk karşısında bir demokratik değerden vazgeçersek, ne istikrara ne de özgürlüğe ve demokrasinin güçlenmesine hizmet etmiş oluruz.”

Bu cümle Prof. Mehmet Aydın’ın Kapı Yayınları’ndan çıkan “Siyasetin Aynasında Kültür ve Medeniyet” adlı eserinin “İslamofobi: İslam ve Müslüman Korkusu” başlıklı bölümünde yer alıyor, s. 76. Bu Kitaptan “Evet-hayır oyunu değil, evet-hayır kavgası hiç değil…” başlıklı yazıda kısaca bahsetmiştim.

res

İki bakanın, Nihat Zeybekçi ve Bekir Bozdağ’ın, Almanya’daki referanduma toplantılarının Alman makamlarınca sudan sebeplerle iptal edilmesi birçok tartışmayı yeniden alevlendirdi. Almanya’nın tavrını demokrasiden bir taviz olarak görenler oldu. Avrupa Birliği Bakanı Ömer Çelik bunu çok açık bir şekilde dile getirenlerin başında geliyordu. “Toplantı hakkının engellenmesi, demokratik bir hakkın engellenmesi anlamına gelir” diye konuşurken bu antidemokratik tutuma dikkat istiyordu.

Mehmet Aydın, entegrasyon mevzuatına ilişkin değerlendirmeler yaparken AB ülkelerinin demokrasi ile bağdaşmayan anlayış ve kararlarını da ele alıyor ve şu hükme varıyor: “Batı demokrasisinin istikrar ve güvenlik sorunlarını ‘daha az bir demokrasi’ ile çözmeye çalışması endişe verici bir dar görüşlülük olsa gerektir. Eğer bizi rahatsız eden, üzen her olay karşısında demokrasinin ilkelerinden birini feda edersek, gün gelir savunabileceğimiz çok az ilkenin kaldığını görürüz”, s. 77.

Konu ister entegrasyon olsun ister başka bir şey, söz konusu ülke ister Almanya olsun ister Türkiye, sorunları demokratik prensipler dahilinde mi aşacağız, yoksa başka yollara mı başvuracağız, karar verilmesi gereken husus budur. Yukardaki alıntı, hem AB ülkeleri için hem de Türkiye için bir ikaz mahiyetinde değil mi?

Olağanüstü hal uygulamalarını dile getiren bir kısım Alman medyası bizim onları demokrasiden sapmakla itham edişimizi biraz istihza ile karşılıyorlar. Bugünlerde dile getirdikleri konu ise Alman Die Welt Gazetesinin Türkiye Muhabiri Deniz Yücel’in, Enerji Bakanı Berat Albayrak’ınele geçirilen e-postalarına yönelik haberleri nedeniyle “terör örgütüne üye olmak, kişisel verileri kötüye kullanmak ve terör propagandası” yapmakla suçlanması… Bunu basın özgürlüğüne aykırı buluyorlar…

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Almanya’nın yasaklama kararlarını Nazi uygulamalarına benzetmesi belli ki Almanları çok rahatsız etmiş. Alman Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, ülkesinin eleştiriye açık olduğunu belirtirken “ancak Almanya’nın Nazi metotları kullandığını söylemek bizim açımızdan inanılmaz bir provokasyon ve haksız bir suçlama” diye konuşuyor. Bu konuda ne kadar kırılgan olduklarını belirten şu cümle de Alman Dışişleri Bakanına ait: “Nazi benzetmesi Almanya’nın katlanabileceği sınırı zorlar.”

Almanya’nın tavrını sistematik bir düşmanlığın alâmeti olarak görenler de var. Prof. Tahsin Görgün, Karar Gazetesindeki yazısında bunu bana göre abartarak anlatıyor. Öte yandan Türkiye’nin Almanya’nın tavrına karşı geliştirdiği sert söylemin Almanya’da yaşayan Türkleri zorluklar içerisine iteceğini düşünenler de var. Ocak Medyadaki yazısında, Almanya’da yaşayan Sinan Eskicioğlu bu hususu dile getiriyor ve biraz fazla endişeye kapılıyor.

Almanya’nın, hatta sadece Almanya’nın değil Hollanda ve Fransa gibi diğer AB ülkelerinin de benzer tutumlar içerisine girdiğini görüyoruz. Buralarda sadece İslamofobi yok, Türkofobi de var. Almanya Şansölyesi Merkel, hem de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile görüşmesinin akabinde “İslamcı terör” ifadesini kullanıyor. Amerika Başkanı Trump, istifa eden güvenlik danışmanı Flynn sonrası aynı göreve getirilen McMaster’ın karşı çıkmasına rağmen Kongre Konuşmasında “radikal İslamcı terör” demekten çekinmiyor.

Bunlara kızalım, öfkelenelim, haksızlık yapıyorsunuz diyelim ama “bu algının oluşmasında İslam Dünyasının bir dahli var mı?” diye de düşünelim. Elbette can yakıcı bu suali burada enine boyuna tartışmak zor… Bir yıl kadar evvel yazdığım “İyi örnekler nerede?” başlıklı yazıda kısaca temas ettiğim bu konuda asıl Mehmet Aydın ne diyor, ona kulak verelim: “Hem İslam dünyasının, hem de Batı’da yaşayan Müslümanların ‘yenilenmiş İslami tefekküre ve bilgiye’ olan ihtiyaçları ortadadır, hatta acildir. Başka dönemlerde, başka sorunları çözmek için üretilmiş bilgilerden elbette yararlanılabilir, ama onları bir bütün olarak bugüne taşıyıp sorunlarımızı çözemeyiz”, s. 80.

Bugün tartıştığımız sorunları sadece evet-hayır çerçevesinde görürsek şimdiye kadar sürdüre geldiğimiz hataların sonunu getiremeyiz. Bunun için de “İslam dünyasının aydınları tutarlı düşünceye ve sağlam bilgiye dayanan özeleştiriye daha fazla zaman ve enerji ayırmak zorundadırlar./…/ Yaşayan kültürün, içtimai, hukuki ve siyasi yapıların eleştiri süzgecinden geçirilmesi ve hukuk devletinin tesisi şarttır. Bu sonuncunun yarım yamalak oluşu veya yok denecek kadar bir seviye ve yapıda olması mevcut şiddet ortamının kaynaklarından biri, belki de birincisidir”, s.81.

15 Temmuz ihanetinin travmasını artık üstümüzden atmalıyız. Hukuk devleti algısını ve hukuk devleti olma yolunda atılması gereken adımları engelliyor bu travma… Üstelik ufkumuzu daraltıyor ve bizi evet-hayır çıkmazına mahkûm ediyor. Rasyonaliteyi yok ediyor…

‘Evet-hayır’ın ötesi daha önemli…

 

 

 

 

 

Leave a Comment

shared on wplocker.com