Toprak Kokusu

Beş kitap almıştım yanıma. Hayır, hepsi çantama sığmadı, ikisini valize üçünü çantama yerleştirdim. Tablet bilgisayarıma yüklü kitaplar ve uzun yazılar da hesaba katılırsa bir hayli hazırlıklıydım. Kaldı ki ozetkitap.com adlı sitede okumayı kurduğum o kadar çok kitap var ki…

Ağustos ayını Erciyes eteklerindeki bağ yerinde geçirmek gibi tatlı bir mecburiyet hâsıl oldu benim için. Üstelik ben dağ ve bağ havasını denize tercih edenlerdenim. Erciyes Dağını kar olmadan hayal etmek zor ama bugünlerde kar hayli azalmış olsa da manzara yine de muhteşem… Yorulan gözlerimi Erciyes’in heybetini seyrederek dinlendiriyorum.

İlk günler yağmurluydu burada. Yaz yağmuru toprakla buluşunca ortaya çıkan o kokuya bayılırım ben. Fakat yağmur o kadar şiddetliydi ki… Alamadım o kokuyu… Bilenler, hem yağmurun şiddetini hem de ev civarındaki çimleri sorumlu tuttular. İstanbul’u rüzgârla birlikte esir alan yağmurun küçük bir benzerini yaşadık on beş dakika içinde… Sergide kurumaya bırakılmış kayısı ve biberler eşimin tehlikeyi vaktinde fark etmesiyle kıl payı kurtuldu. Bir sonraki yağmuru bekliyorum şimdi kendimi toprak üstünde yağmurun okşayışlarına bırakmak için. Hem yaz yağmurunda ıslanmak, hem o kokuyu içime çekmek istiyorum.

Toprak kokusuna ve kuş sesine hasretim ben… Kentin dağdağası,  bir ahtapotun kolları gibi gökyüzüne uzanan binaları, merkezi ve yerel yönetimlerin doymak bilmez rant kaygısı ne üstüne basacak toprak bırakıyor, ne de kuşlara yuva yapacak ve uçacak alan… Bundan muvafığı muhalifi herkes şikâyet ediyor. Dikey yapılaşmaya karşı çıkmamız gerekir diyoruz ama lafta kalıyor. Bu durumu Kayseri’de de gördüm. Erciyes’in eteklerini yüksek binalarla doldurmak, hem de bunu mesken için yapmak akıl kârı olmasa gerek… Benzer bir hali daha önce Abdullah Gül Üniversitesinin çevresinde de görmüş ve Üniversite binalarının tarihi karakteri ile çok katlı apartmanların teşkil ettiği tezadı aklımın bir kenarına not etmiştim. Kayseri’de yüksek binaların Erciyes’in eteklerine doğru tırmandığını görmek insanı üzüyor, umarım buna bir sınır çizilmiştir.

Çocuklarımız ne toprak kokusunu biliyor ne kuş sesini, ne çiçek tanıyor ne böcek… Televizyonda görüyorlar çiçekle böceği. “Gülü seven dikenine katlanır” sözünün eline diken batmayan bir çocuk için bir anlamı olabilir mi? Tabiatla hiçbir ünsiyeti olmayanların duygu dünyasının ne kadar fakir kalacağını tahmin etmek zor olmasa gerek… Çocukluğumuzda baharın ilk günlerinde bizi mest eden, çok sevdiğimiz o leylak kokusunu ne kadar özlediğimi düşündüm.  Bizim “güllüm bebek” de dediğimiz baharın müjdecisi papatya tarlalarını görmeyeli kim bilir kaç yıl oldu. Lise hatta üniversite mezunu gençlerimizin ifade kudretinin ne kadar zayıf olduğunu içinde yaşayarak görüyorum. Üniversitedeki derslerimde öğrencilerimle bu hali bire bir yaşıyorum.

Kentlerimiz maalesef büyük yeşil alanlar yerine küçük küçük parkları kâfi gören bir anlayışla yönetiliyorlar. Ben artık ‘şehir’ yerine ‘kent’ demek zorunda hissediyorum kendimi. ‘Şehir’ kavramının içini doldurmuyor bizim ‘kentlerimiz’… Çünkü şehirli olmak, kendine has bir mimariye, kendine has bir folklara, kendine özgü bir mutfağa, kendine özgü bir geçmişe, tarihe sahip olan bir şehre mensubiyeti ifade eder. Bu anlamda şehirlerimizin gittikçe birer kente döndüğünü görüyoruz. Çünkü şehir aynı zamanda bir medeniyet idealinin yansıdığı mekânlar demektir.

Amerika ve Avrupa’dan örnek vermeyi seven biri değilim. Fakat oralardaki büyük şehir parklarına gıpta etmiyorum dersem de yalan olur. Yahya Kemal de böyle benzetmeleri çok sevmese de İstanbul’u anlatırken “Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri/ Eylül sonunda böyledir İsviçre gölleri” demek zorunda hisseder kendini.

Kent şehir ayrımını bir de Beşir Ayvazoğlu’nun kaleminden okuyalım:

Kent” kelimesinde medeniyetin derinliğini hiç hissetmedim. Bu kelime telaffuz edilince gözümde canlanan Ataköy, Ataşehir, Batıkent vb. gibi beton yığınlarıdır. Şehirde yaşayan, ama şehirli olamayanlara “kentli” denilmesini teklif ediyorum. Şehir kelimesini atarsanız, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’ini, Yahya Kemal’in “Hayal Şehir”ini, Yunus Emre’nin “Kasdım budur şehre varam feryad ü figan koparam” mısraını ve daha neleri neleri çöpe atmış olursunuz.

Türkiye’de gündem her an yoğundur. Tatilde bile dikkat kesilmek zorundasınız. Ne kadar kaçmak isteseniz de peşinizi bırakmayan olaylar vardır. Bugünlerde görülen FETÖ davaları, ben ne kadar uzak durmaya çalışsam da peşimi bırakmıyor. 15 Temmuz 2016’da atlattığımız tehlikenin büyüklüğünü bu davalar vesilesiyle bir kere daha idrak etme fırsatı buluyoruz. Birçok kereler yazdığım gibi bu travmayı atlatmak zorundayız. Travma etkisinde yaşamak bizi yeni yanlışlara sürükleyecek gibi duruyor. Olağanüstü hale ilişkin yapılacak işlemlerin bir an önce tamamlanması ve normal hukuk düzenine geçilmesi gerekiyor. Aksi takdirde uzun vadede hepimize zararları dokunacak bir atmosferden kaçınmak zor olacak. Mağduriyetlere dikkat çekmek zorunda kalıyor Cumhurbaşkanımız bile.

Benim aklım Almanya’nın Avrupa Birliği’ne yaptığı çağrıya takıldı kaldı. “Türkiye ile gümrük birliğine ilişkin müzakereleri askıya alın” diyordu Angela Merkel. Şimdilik AB’nin bu çağrıyı kaale almadığına dair işaretler görüyor olsak da işin ciddiyetini göz ardı etmemek gerekiyor. Almanya bu çağrı ile yetinir mi dersiniz? AB’nin katılım öncesi program dâhilinde Türkiye’ye yapacağı 4.5 milyar Euro yardıma da tahditler getirilmesi talebi var Almanya’nın.

Bütün bunlar şimdilik herkesin gözü önünde olan tehlikeler değil belki ama hiç değilse tedbir alması gerekenler farkında olsalar bari…

Toprak kokusu bir simge… Bu simge etrafında neleri özlediğimizi anlatmak istedim aslında…

Bu yazıyı Üstad Necip Fazıl’ın Dağlarda Şarkı Söyle adlı şiiriyle bitirelim:

Al eline bir değnek,

rman dağlara, şöyle!

Şehir farksız olsun tek,

Mukavvadan bir köyle.

 

Uzasan, göğe ersen,

Cücesin şehirde sen;

Bir dev olmak istersen,

Dağlarda şarkı söyle!

Leave a Comment

shared on wplocker.com