Üniversite, sınav, hukuk ve aydın…

Üniversiteye giriş sınavları yeniden düzenleniyor. YÖK, yeni sistemi açıkladı. Artık Yükseköğretim Kurumları Sınavı, YKS, adıyla anacağız bu sistemi. Eskisine göre bir hayli değişiklik var. 12 Ekim’de açıkladığı sisteme getirilen eleştirileri dikkate alan YÖK, bazı değişiklikler yaparak yeni sisteme ilişkin sıkça sorulan sorular adı altında bir açıklama daha yayınladı. Peki, getirilen sistemin dayandığı ve gözettiği temel düşünce nedir, bu sistemin bir felsefesi var mıdır, daha doğrusu böyle bir kaygı mevcut mudur?

Her şeyden önce YÖK, kendiliğinden ve bir ihtiyaca veya bilimsel bir çalışmaya binaen bir değişikliğe gitmiş değildir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önce TEOG, sonra üniversite giriş sistemi üzerine söyledikleriyle harekete geçen YÖK’ün bu zihniyetle ve bu kadar kısa bir süre içinde ortaya makul bir sistem çıkarmasını beklemek yanlış olur.

Üniversiteye giriş sistemleri hakkındaki araştırmalarıyla bilinen Dr. Bekir Gür’e göre paradigma 1970’lerden beri aynıdır. Şu satırlar onun “40 yıldır değişmeyen üniversite giriş sistemi” adlı yazısından:

Sınav süreçlerine ilişkin değişimlere rağmen, ÖSYM tarafından yürütülen merkezi üniversite giriş sisteminin temel paradigması 1970’lerden beri değişmemiştir. Bu paradigma, sınırlı sayıda kontenjana karşılık çok sayıda öğrenci olduğu varsayımına dayalıdır. On yıllardır Türkiye yükseköğretime giriş sistemini baskı altına alan en temel hususun da yükseköğretim arzı ve talebi arasındaki uyumsuzluk olduğu kabul edilmektedir.

Bekir Gür, bu konulara ilişkin çok sayıda yazıya imza attı. Talip Küçükcan’la birlikte “Türkiye’de Yükseköğretim-Karşılaştırmalı Bir Analiz” adlı bir de kitap çalışması var.

Kitap B Gür

Yeni sistemle ilgili bana esaslı bir değerlendirme yazısı gönderen YÖK eski üyesi Prof. Dr. Durmuş Günay da aynı kanaatte. Şöyle diyor:

Önerilen YKS sisteminin bir felsefesi yoktur. Belirli ilkeler üzerinde bir düzenleme öngörülmediği için yapılan eleştirilere cevap anlamında rötuşlar yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu sistem ölçücü ve seçici olmaktan uzaktır.

Aslında beni bugün üniversiteye giriş sistemine dair yazmaya sevk eden amil, Durmuş Hoca’nın değerlendirmesindeki bir cümle oldu. Bugünlerde sürmekte olan FETÖ meselesine ilişkin davalarda yargıçların kimi tutumlarının hukuku ayaklar altına attığını görüyoruz. Üstelik bu tutum sadece bugünümüzü değil yarınımızı da ilgilendiriyor. Hukuken öngörülebilir bir ülke olma özelliğini kaybetmek üzereyiz. Üniversite ve yükseköğretim hakkında bir hayli düşünmüş ve yayınlar yapmış olan Durmuş Günay’ın “Üniversitenin anlamı” başlıklı yazısını zikredeyim ve sözü fazla uzatmayayım. Sınav sistemini değerlendirdiği yazıda şöyle diyor Prof. Günay:

Eşit ağırlık ile öğrenci kabul eden programlara girmek isteyen bir adaya, Fen Bilimleri ile SB2’den yani Tarih2, Coğrafya2, Felsefe Grubu (Mantık, Psikoloji, Sosyoloji), Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’nden soru sorulmayacaktır.

Bir örnek verecek olursak; eğer hukuk fakültesine halen olduğu gibi, eşit ağırlık puanı (Ea-P) ile öğrenci kabul edilsin.  Eşit ağırlık puanı için YKS’de; SB2’den ve Fen Bilimlerinden adaya hiç bir soru sorulmayacaktır. Buradan şöyle bir çıkarım yapabiliriz: Hukuk alanında eğitim görecek adaylar için Fen Bilimlerinin ve SB2’nin kapsamı içinde bulunan Tarih2, Coğrafya2, Felsefe Grubu (Mantık, Psikoloji, Sosyoloji), Din Kültürü ve Ahlak Bilgisinin önemi yoktur.

Buradan YÖK’deki düşünce sefaletinin mertebesini tayine mi uğraşalım, ne yapalım? Yoksa yargıda bugünkü sefaletin sebebi bu anlayış diyerek “ört ki ölem…” diye mırıldanalım mı? Tarihten, mantıktan, psikolojiden habersiz yargı mensuplarının vereceği kararlarla nasıl bir hukuk düzeni kurulabilir ki?

YÖK daha önce de İlahiyat Fakültelerinden Felsefe Tarihi, Felsefeye Giriş, Tefsir Tarihi, Hadis Tarihi, Kelam Tarihi, İslam Mezhepleri Tarihi, İslam Medeniyeti Tarihi,  Türk İslam Sanatları Tarihi gibi dersleri müfredattan çıkarmaya kalkmıştı. Dört yıl önceki bu işe de o zaman şiddetle itiraz etmiş ve “YÖK’e ne!..” başlıklı bir yazı kaleme almıştım.

Peki, nasıl bir üniversite mezunu istiyoruz. Bunu düşünen ve buna göre bir strateji geliştirme arzusunda olan bir yapı var mı? O da yok… Üniversitelerin, Türkiye’nin yüz yüze olduğu sorunlar karşısındaki suskunluğunun ve otoriteye kayıtsız şartsız itaat kültürünün ve demokratik değerler karşısındaki aldırmazlığının sebebi de güya çok önemsediğimiz eleştirel düşünce uzayından uzak oluşumuz olmasın… Bu anlayışla ne iyi hukukçu yetişir ne de hukuksuzluklar karşısında iki laf edecek aydın…

Öte yandan Alaattin Aktaş, Dünya Gazetesindeki bir yazısında üniversite mezunlarının işsizlik oranlarını ele almış. Bakın neler söylüyor:

Üniversiteli işsiz yaratmakta hız kesmeden ilerliyoruz. Çok değil üç yıl önce, yani 2014’te temmuz ayı itibariyle üniversite mezunu ve yaşı 24’ün altında olan her 100 gençten 33’ü işsizdi. 2015 yılına geldik, yine aynı ay itibariyle 100 gençten işsiz olanların sayısı 37’ye yükseldi. 2016’yı da aynı sayıyla geçtik. Bu yıl ise üniversite mezunu işsiz sayısı daha da arttı ve her 100 mezundan 42’sinin işsiz olduğu bir duruma geldik.

Bu rakamlar durduk yere ortaya çıkmıyor. Zincirleme her kademe diğerini etkiliyor. Orta öğretim yükseköğretimi, o da mezunların iş hayatını etkiliyor. Bu noktada Prof. Durmuş Günay’ın ilginç başka tespitleri de var. Okuyalım:

Bu sınav, hem orta öğretimi hem de yükseköğretimi tahrip edecektir. Çünkü yükseköğretime giriş sınavı, hem öncesini yani orta öğretimi, hem de sonrasını, yani yükseköğretimi belirlemektedir.

Şöyle ki, fizikte ölçü aletinin ölçülen büyüklüğü etkilediği âleme mikro âlem adı verilir. Yükseköğretim giriş sınavı bir nev’i ölçü aleti gibidir. Bu sınav, sadece adayın bilgi seviyesini ölçmekle kalmamakta, aynı zamanda ölçülen varlığı; adayın zihinsel durumu ile sınav öncesi ve sonrası eğitimi yani orta öğretimi ve yükseköğretimi de etkilemektedir. Testin etkilediği zihinsel formasyon dolayısıyla toplumu da etkilemektedir. Yükseköğretime giriş sistemi, bilgisini ölçtüğü adayın zihinsel durumunu etkilemesi dolayısıyla mikro âlemi, tüm toplumu çeşitli yönlerden etkilemesi dolayısıyla da makro âlemi oluşturmaktadır.

 

Bütün bu konuları ele alan çok sayıda yazı çıkıyor. Karar Gazetesi’nin eğitim editörü Turgay Polat üç-dört yazıyla ele aldı konuyu. “Üniversiteye giriş sistemine ne oldu?” ve “Tek kitapçık ve tek süre yanlıştır” başlıklı yazıları Durmuş Hoca’nın ele aldığı hususlara vurgu yapıyor.

Durmuş Günay, tamamen bir aydın sorumluluğu ile hareket ediyor ve bana da gönderdiği bir kısa notta YÖK üyelerine gönderdiği değerlendirmesine birkaç üye dışında ilgi gösteren olmadığını söyledikten sonra şunları yazıyor:

Yeni değerlendirmeyi, bir şekilde cevap gelseydi diğer YÖK üyelerine de gönderecektim. Şimdi onlara göndermek bana yüzsüzlük gibi geliyor, bazen de ‘kendi adına yapmıyorsun, toplumumuz adına yapıyorsun, gönder’ diye düşünüyorum ve bir ikilem içindeyim./ Hocam, aslında böyle bir yazı göndermek istemiyordum. Vicdanım ayağa kalktı, ‘neden göndermiyorsun’ dedi ve beni mecbur etti. Ben bu değerlendirmelerde bir kötülük görmüyorum./ Türk Yükseköğretiminin en üst merciinin böyle hatalar yapma lüksü olamaz. Her şey yüksek ve kolektif aklın ürünü, titiz, bütüncül, tam, dosdoğru, estetik ve yücelik içinde olmalı değil mi?/ Göz göre göre vahim hatalar yapılıyor:  İlkesizlik, özensizlik, tutarsızlık, dağınıklık var, metinlerde çok sayıda Türkçe hatası bile var. Bunlar kabul edilemez./ Konunun ailelerde ve adaylarda oluşturduğu travmaya, yükseköğretimde yol açtığı itibar kaybına çok üzülüyorum.

Görüyorsunuz işte, sorumluluk sahibi bir münevverin içine girdiği ruh hali bu. Bir tarafta aldırmazlık batağına saplananlar, bir tarafta düşünen, çırpınan, yazıp çizen ve için için kendini yıpratanlar…

Üniversite sistemimizin sorunları bu yazıda dile getirilenlerden ibaret değil. Yarışmanın ve rekabetin olmadığı bir sistemin başarılı olması imkânsız… Devletin verdiği bütçeyle üniversitelerin bir yarışma ve rekabet içerisine girmesi beklenemez.

Bu konular YÖK’ün gündeminde var mı dersiniz?

Leave a Comment

shared on wplocker.com