Buruk gönülleri onarmak…

Kuzey Irak’taki hesapsız kitapsız referandum gayretleri Türkiye’de Kürtler üzerinde bir baskı oluşmasına sebep oldu. Bu baskı onların aidiyet duygusunda zedelenmeler doğurdu. Türkiye’den ve Türklerden duygusal kopuş tehlikesi ortaya çıktı. Şahsen bir yörük olarak bu halin Türkiye’nin geleceği açısından endişe verici olduğunu düşünmeye başladım. Bu doğrultuda yazdıklarıma hem bazı Kürt arkadaşlarım hem de bölgeyi bilen bazı dostlarım ‘doğru söylüyorsun’ diye mukabele ettiler. Arada bir de Urfa seyahatim oldu ve bazı hususları yerinde tespit imkânı buldum. Güya Ak Parti’yi destekleyen bir kısım medyanın nasıl tehlikeli bir kaba milliyetçilik girdabına düştüğünü de bu vesileyle görmüş olduk. Serbestiyet adlı internet sitesinde bir seri halinde konuyu ele alan Vahap Coşkun da önümüzdeki günlerin muhtemel sıkıntılarına dikkat çekti.

Bugün bir dostuma gönderilen bir mektuptan uzun bir alıntı yapacağım. Mektupta bazı yerleri sansürlüyorum. Aidiyet duygusunun nasıl zedelendiğini göstermesi bakımından ilginç burada yazılanlar. Dostum şu notu düşmüş bu mektubu bana yollarken: “Bir arkadaşımın yolladığı mesajı, toplumsal psikolojik ortamı ortaya koyan çarpıcı bir örnek olduğu için paylaşayım istedim.” Şimdi mektubu okuyalım:

İki senedir ilk defa yazıyorum. Bu süre zarfında memleket değişti, coğrafyamız ve hatta tarih değişti. Memleket darbe atlattı. Eski zamanlarda onlarca yıl suren meseleler bu sürede yaşandı.

Ben evlendim, barklandım. (Batıda bir şehirde) ev kurdum, oradan bir hanımla evlendim. Türkiye’nin her tarafını memleket bildim hep.

Ancak son zamanlarda ruhumu sıkan bir şeyler var. Beni evimde dahi huzursuz eden, iş yerinde canımı sıkan bir şeyler…

Kamu çalışanıyım. Ve kürdüm, Diyarbakırlıyım, kültürümü severim, memleketimin taşını dahi özlediğim zamanlar olur. Millet benim yaşadığım yere doğal güzellikleri görmek için gelir, ben darlandıkça memlekete gider, ruhuma huzur veren kurumuş otları, taşları, kayaları, dağları seyrederim.

Ancak ruhumu sıkan bir sorun var dediğim gibi. Sanki bir milliyetçilik iklimi sarmış her tarafı. Sabah işe giderken Kürtçe müzik dinlerken ekranı sürekli kapalı tutuyorum otobüste artık. Kapı komşum polis, bu yüzden evde Kürtçe parçaları kulaklık ile dinliyorum.

İşyerinde en yakın arkadaşlardan ikisi geçenlerde özellikle biz üç Güneydoğulu odadayken PYD’den başlayıp Barzani’den, oradan PKK’ya, kombo küfür yaptılar, anladım, test ediyorlardı, iki yıldır her öğle birlikte yemek yiyoruz, birbirimizin evlerine gidiyoruz, ama sanki acaba yanlış mı tanımışız bunları diye test ediyorlardı bizi. PKK PYD ve bilmem hangi zıkkım üç harfli yapı var ise hiçbir zaman, şunca  yıllık ömrümün sadece bir dakikasında dahi meyletmediğim halde, ama sürekli sanki senden kendini ispat isteyen birileri türedi, zihinler ona evrildi.

Kendimi huzursuz hissediyorum.

PKK ve diğer tüm 3 harfliler gibi devletlerin birbirine ayar vermek, belli emellerini diğerine dayatmak için herhangi bir yara bulup onun üzerine kondurduğu kan emici paralı lejyoner gibi yapılar bir taraftan, şimdi de makul sandığım insanların zehirlenmiş gibi dipten yavaşça gelen bir tuhaf bakışı diğer taraftan…

Bir ömür çokbilmiş ideolojik zombiler bana tırsıkçı dediler, şimdi dindar ve makul sandığım Türk dahi bana bir tuhaf bakmaya başladı. Henüz azlar böyleleri ama bu beni huzursuz etmeye yetiyor.

Bir kutsal sefere çıkmış, kefere biçiyor, madem asıl kefereye uzanamıyorum, bu Kürtlerin hepsi hain, onları keselim modunda, adamların sesleri artık alenen duyuluyor sosyal medyada, yollardaki duvar yazılarında…

Politik iklim de müsait anladığım kadarı ile polislere resmi olarak Göktürk dilinde Türk anlamında yazılar var üniformada.

Aslında bu hiçbir şekilde beni rahatsız etmez normalde ama sanki işte kötek atılacak birileri lazım bu iklimde ve bu kişiler de Kürt olabilir. Müfit Yüksel’i Twitter’da okuyorum, Kürdün İslam’dan kovulması gibi bir tezi var. Bu kafayı taşıyan Tengri biz menenciler dahi var demek ki. (“Tengri biz menen”, Göktürkçede “Tanrı bizimle” anlamında kullanılıyor.)

Aslında galiba asıl rahatsız olduğum şey, gerilme. Sanki toplum etnik eksende bu sefer gerçekten patlayacak şekilde kuruluyor. Sağım solum her tarafım Göktürkçe yazılar, Tengri biz menenler, eskiden arabalarda tuğra çoktu şimdi bu tür şeyler. Diyarbakır’da da bildiğiniz gibi tam tersi ve hatta özellikle bu Barzani meselesi ile de daha artan bir oranda.

Abi sizce nereye doğru gidiyoruz. Boşuna mı evhamlanıyorum.

Aslında bir cevap almak için de yazmıyorum, sırf paylaşmak istiyorum. İçimi dökebileceğim nerdeyse kimse yok. Bu meseleleri hanımımla dahi konuşamıyorum.

Umarım rahatsız etmemişimdir.

Önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bu hale dikkat çekmiş ve “sanki bizim Kürt vatandaşlarımız yokmuş gibi, bazı sorumsuz manşetler ve söylemler görüyorum, asla onların kalbini buruk hale getirmemek gerekir” diyerek bir uyarıda bulunmuştu.

Şimdi Barzani’nin yönetimden çekilmesi ile ortaya çıkan durum Türkiye’ye gönüllerin kazanılması ve zedelenen duygunun yeniden imar ve inşası için bir fırsat sunuyor. Barzani, kimin dolduruşuna gelmiş olursa olsun referandumun uygulanabilir bir tarafı kalmadığı ortaya çıktı. Bunu daha fazla kurcalamadan Kuzey Irak yönetimi ile bir beyaz sayfa açmaya çalışmak gerekmez mi?

Bu konuyla alakalı ilginç bir yazı yine bir Kürt yazardan geldi. İlhami Işık, olan bitene bakarak yanlışlıklara dikkat çekiyor ve “İtiraf ediyorum; korkuyorum” diye yazıyor.

Unutmayalım, “Dil yâresini andıracak yâre bulunmaz/ Dünyada gönül yâresine çâre bulunmaz”. Şevki Bey’in bu hicaz şarkısı kim bilir hangi duyguların eseriydi, bilemem, ama söyleyin bana, bu yazının ruhuna uygun değil mi?

Beyaz sayfanın ilk adımı Neçirvan Barzani’nin randevu talebine müspet cevap vermek olabilir. Türkiye’nin bölgenin her aktörüyle diyalog içinde olması bir zarurettir.

 

 

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Leave a Comment

shared on wplocker.com