Daha neleri kanıksayacağız…

Mısır’da 300’den fazla masum insanın katledilmesi sıradan bir haber muamelesi gördü. Olayın değişik yönleri var. Ölenler Müslüman, öldürenler güya Müslüman. İslam dünyası dünya gündemine iyi haberlerle gelmiyor. Bütün dünya ile birlikte İslam âlemi de bu tür ölümleri kanıksamış gibi. Daha önce de bir yazı ile bu duruma dikkat çekmiş ve şöyle demiştim: “Türkiye’nin etrafı yanıyor, Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de her gün yüzlerce insan ölüyor, artık ölümlerin haber değeri bile kalmıyor, ölümleri kanıksamak gibi bir vurdumduymazlık içine giriyoruz.”

Durum değişmedi.

Irak’ta hala hemen her gün bir intihar saldırısı oluyor, onlarca insan ölüyor ve artık tabii bir hadiseymiş gibi karşılanıyor.

Pakistan’da seçim yasasındaki küçük bir değişikliğin ona yakın insanın ölümüyle sonuçlandığını belki çoğumuz duymadı.

Suriye’de 700 bin insan öldü, 10 milyon kişi yerinden yurdundan oldu. İslam dünyası bu konudaki vurdumduymazlığı sonucunda inisiyatifi Rusya’ya terk etti. Vaktiyle de aynı vurdumduymazlık Irak’ı Amerikan yönetiminin yanlış kararlarına teslim etmişti. Suriye mültecilerine Türkiye’nin gösterdiği anlayışı diğer İslam ülkelerinin de gösterdiğini söyleyebiliyor muyuz? Mesele sadece coğrafi yakınlıktan ibaret değil elbette.

Afganistan’ı ve Yemen’i ne siz sorun, ne ben söyleyeyim.

Afrika’da pek çok ülkede hayat Müslümanlar için ne kadar zorluklarla dolu, farkında mıyız? Somali’den gelen her haber bizi ancak bir an için meşgul ediyor. Unutuyoruz sonra. Kanıksadık çünkü.

Filistin diye bir davası kaldı mı İslam âleminin?

Son felaket Myanmar Müslümanlarının başında tecelli etti. Güçlü bir Müslüman dayanışması olsaydı içler acısı bu durum yaşanır mıydı?

Müslüman coğrafyadaki ölümleri kanıksar hale geldik derken haksız mıyım?

Mesele sadece ölümleri saymakla da bitmiyor. Suudilerin içine düştüğü halin dünyada gülümsenerek izlendiğini üzülerek görüyoruz. İnsan hakları en çok Müslüman coğrafyada mı gözetiliyor? Yoksa insan hakları en çok Müslüman coğrafyada mı ihlal ediliyor? Hangisi doğru? İçimiz burkularak cevaplarız sanırım bu soruyu.

Müslümanların en önemli görevi, klasik tabirle söylersek tebliğ değil mi? Yani Müslüman olmayanlara İslam’ı anlatmak… Eğer bunu sadece kuru sözlerden ibaret bir yol olarak görürsek sadece kendimizi kandırmış oluruz.

En iyi tebliğ metodu hayat tarzımızdır. Bu hem fert olarak hem de toplum olarak en önemli görevimizdir. Bugünün dünyasında başarısızlıkların sorumlusu olarak başkalarını göstermek gibi bir kolaycılığa sürüklenmeden mükemmel örnekler göstermemiz gerekmez mi? Oysa buna ne kadar uzağız… Hangi İslam ülkesini hangi sebeple dünyaya örnek göstersek acaba? Var mı aklınıza gelen bir şey? Hangi Müslüman topluluğun başarısından söz edecek durumdayız. Geçmişimizle övünelim ama bunun bizi bir yere götürmeyeceğini de bilelim. Müslümanlar olarak iyi örnekler vermemiz gerektiğini daha önce de vurgulamıştım, şimdi de bunun yollarını aramak zorunda olduğumuzu söylemek ihtiyacı hissediyorum.

Dünyadaki Müslüman algısında bir arıza varsa bunda benim de bir payım var. Ülkemin de bir payı var.

Saydığımız ülkelerin pek çoğunda gücün tek elde toplandığını görüyoruz. Denetim mekanizmaları da yetersiz olunca gücün baştan çıkarıcı etkisi doğru kararlar alınmasını engelliyor. Daha önce bir yazıda bahsettiğim bu husus Şadi Hamid’in “Temptation of Power” adlı kitabında dile getiriliyor. Şadi Hamid, İslam ülkeleri için şu ilginç tespiti yapıyordu adı “Gücün Baştan Çıkarıcı Etkisi” olarak tercüme edilebilecek bu kitapta: “Bundan sonra İslam ülkelerindeki rekabet İslamcılarla liberaller arasında değil İslamcı grupların kendi aralarında cereyan edecektir.”

 

 

Müslüman toplumlar her şeyden önce bir özgürlük ortamına muhtaç… Tartışmadan, eleştiriye kapı açmadan, denetlenebilir bir yönetim tarzı tesis etmeden, önce hukuk demeden olmuyor. İslam dünyasının kendine gelmesi için ilk şartlardır bunlar.

Fehmi Koru da Amerika ile ilişkiler bağlamında benzer şeyleri vurguluyor: “Çok acilen kendimizi anlamsız savunmalara mahkûm olmaktan uzaklaştıracak bir zemine taşımamız, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti konusundaki eleştirileri boşa çıkartacak tarzda davranmamız şart.”

İslamiyet’e inanmak başka şey, onu bugün nasıl tatbik edeceğimizi araştırmak ve bilmek bambaşka bir şey… Her şeyi devletten beklemesek olmaz mı? Müslüman sivil toplum bu doğrultuda örgütlenmenin, bir takım araştırma ve uygulama merkezleri kurmanın, enstitüler oluşturmanın, buralara maddi ve manevi destek bulmanın yollarını aramak zorundadır.

Eğer bu işleri düşünmüş ve yapmış olsaydık belki de başımıza FETÖ belası gelmezdi. Arap Baharı dediğimiz hadiseler zinciri hüsranla sonuçlanmazdı, Mısır’da Müslüman Kardeşler ve Mursi’ye daha ihtiyatlı ve sürekliliği temin edici stratejiler önerilebilirdi. Müslüman dünyası ortak aklı kullanmadığı müddetçe daha pek çok ölümü ve felaketi kanıksamak zorunda kalacak gibi görünüyor.

Ben biraz hayal dünyasında mı geziyorum acaba? Gözüme bir haber takıldı, bakın ne diyor: “Dünya Müslüman Âlimler Birliği ve Dünya İslam Konseyi terör listesine alındı!”. Alanlar kimler… Habere göre Katar’a ambargo uygulayan devletler.

Ölümleri ve felaketleri kanıksamak ne kadar büyük bir vebal…

Son cümleyi yürüyüş yaptığım parkın duvarındaki bir yazıdan kopya çekiyorum: “Mutluluğa giden yolda çevirme var…” Unutmayın, çevirme yapanlar başkaları değil, bizimkiler…

Leave a Comment

shared on wplocker.com