Aldırmazlıkla vurdumduymazlık arasında ya da daha ötesi…

Aldırmazlıkla vurdumduymazlık arasında ya da daha ötesi…

Şu sıralar meydana gelen bazı hadiseler, beni, kişisel ve toplumsal hassasiyetlerimizde bir zayıflama olduğuna dair çağrışımlar içine yuvarlıyor.

Üzerinde durmak istediğim iki husus var. Biri müşahhas olaylarla ilgili… Diğerini nasıl anlatsam… Hukuki meselelerin dile getirilmesindeki zorluk var bir tarafında, diğer tarafında Türkiye’nin geleceğinden çok günübirlik kaygı ve ilişkilerin baskın çıkan özelliği var.

Şişli Endüstri Meslek Lisesi’nin binalarından biri, bitişiğindeki inşaatın sorumluları gerekli tedbirleri almadığı için devrilme tehlikesiyle yüz yüze geldi ve burada eğitime son verildi. Mühendis olduğum için mi bilmiyorum ama inşaatı ve lise binasını birlikte gösteren fotoğrafa bakan herkesin o binanın önüne istinat duvarının  niçin düşünülmediğini soracağını sanıyorum. Binanın tehlike içine gireceği o kadar belli ki bunu görmek için mühendis olmaya bile gerek yok. Peki, sorumlular? Okul idarecileri mi desem, inşaatın sahipleri mi desem, ne desem? Bu inşaatı yürüten patronlar, sanırım çok katlı bina olacağı için arsanın kazılan başka yerlerine çok sayıda temel kazığı çakan ve fotoğraflardan görüldüğü kadarıyla yol tarafını çok iyi tahkim eden mühendisler okul tarafında niçin bir tedbire ihtiyaç duymazlar? Lütfen bu yazıdaki iki fotoğrafa dikkatle bakın, ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak…

Şimdi ben nedir bu aldırmazlık demeyeyim mi, Allah çocukları korudu. Oraya yeni bir AVM dikmeye hazırlanan inşaatın şantiye mühendisi de, diğer sorumluları da yatıp kalksın, şükretsin. Vurdumduymazlık hiç bu kadar zirve yapmamıştı.

Yönetmelikler ve tüzükler oraya bir istinat duvarı çekilmesi gerektiğini söylüyor mu, bilmiyorum. Yönetmelikler söylemiyorsa vicdanlar da mı söylemiyor? Alev Alatlı’nın güzel bir sözü vardı. 2014 yılı edebiyat alanında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülünü aldığı törende şöyle diyordu:

“21’inci yüzyılın en yaman toplumsal projesi,  helâl olanı,  yasal olanla örtüştürmek olsa gerek. Kadim değerlerle rabıtası zedelenen özgürlüklerin şerden yana bükülmelerinin önüne geçmek,  yasaların tanıdığı haklardan insanlık veya Allah adına feragat etmenin garipsenmeyeceği bir dünya yaratmak…”  

Onun Ayşe Böhürler’le yaptığı bir konuşmadan şu sözleri de alalım buraya:

“Benim söylediğim gönüllü feragat müessesini işlerliğe kavuşturmaktır ki, ister özel ister kamusal, her alanda işlev görebilecektir. Roma hukukunun özünü teşkil eden ‘utendi et abutendi’ yani ‘kullanmak tüketmektir’ anlayışını, ‘kullanmak tüketmek değildir’ şeklindeki Müslümanca anlayışla ikame etmekten bahsediyorum. Yani, imar ruhsatını cebine koyan müteahhidin üç bin yıllık şehrin siluetini yırtan gökdeleni dikmekten gönüllü feragati. Hâsılı, pozitivizm çıkışlı müspet hukukun insanoğlunun vicdanı ile perdahlandığı; hukukun maddeler, fıkralar, yönetmelikler değil, adalet dağıttığı merhamet kutbuna yöneliş.”

(Bu alıntıların orijinal haline  http://www.alevalatli.com.tr/guncel.asp üzerinden daha önce ulaşılabiliyordu. Yazıyı hazırlarken denediğim bu bağlantılar maalesef hata verdi. Üstelik http://www.alevalatli.com.tr/ adlı sitede de bu konuşmaları bulamadım. Daha önce bir yazıda zikrettiğim bu bağlantılarda bir sorun yoktu.)

Bugün 8 Mart dünya kadınlar günü. Arkasında nasıl bir trajedi olduğundan çoğumuz haberdar değiliz belki. Bunun çok da önemi yok. Bugünlerde kadınların maruz kaldığı şiddet ve ölüm olaylarından çokça bahsediliyor. Kadına şiddetin toplumsal reaksiyonunu ölçmek için sosyal deneyler yapanlar da var. İşin en acı tarafı bu olayların polisiye tedbirlerle önlenebileceğinin sanılması. Polisiye tedbirler bu büyük sancıyı ağrı kesici ile tedaviye benziyor. Kadının erkeğe, erkeğin kadına Allah’ın bir emaneti olduğunu kavrayana kadar bu sıkıntılardan kurtulmak zor görünüyor. Erkeğin bir kadına uyguladığı şiddetin Allah’ın emanetine ihanet olduğunu bilmemek, ancak Allah’ın ve Sevgilisinin buyruklarından tamamen habersiz olmakla mümkün… Kadın üzerinde bu kadar olumsuz olaylar meydana gelirken sorunun temeline parmak basmaktan uzak bu tavrımızda aldırmazlığın ya da vurdumduymazlığın bir etkisi yok mu?

Afrin harekâtında sık sık etkisiz hale getirilen terörist sayısından söz ediliyor. Bu beni rahatsız ediyor. Önemli olan Türkiye’nin Suriye’deki hedeflerinin gerçekleşmesidir, ne kadar insan öldürüldüğü değil… Keşke tek kişi bile ölmeden Suriye’de amaçlarımıza ulaşabilsek… Bizim Ocak Medya da dâhil olmak üzere bütün basılı ve görsel medya bu sayıları vermeye pek meraklı gözüküyor… Silahlı Kuvvetlerin bunu söylemesi ayrı, medyanın bunu herkesin gözünün içine soka soka haber olarak üstüne atlaması ayrı. Ben yanlış yerlerde mi geziyorum, hani hadiseleri sivil bir anlayışla değerlendirecektik… Bu ne vurdumduymazlık…

Aldırmazlık ve vurdumduymazlık bahsinde söylenecek o kadar çok şey var ki… Sözü, fazla uzatmadan düşünce denetimine getirelim.

Richard Feynman, Nobel ödülü de kazanmış bir fizikçi. Elimde onun “Keşfetmenin Hazzı” adlı kitabı var. İkinci Dünya Harbinde Japonya’ya atılan atom bombası çalışmalarının yürütüldüğü Los Alamos’taki Manhattan Projesinde de görev alan günahkârlardandır Dr. Feynman.. Kendi ifadesiyle, yaptığı şey “ahlaksızca” bir iştir, (s.24). Onun bilimin ve insanlığın geleceği, nanoteknoloji, din ve felsefe alanlarında da çalışmaları var. Daha 1964 yılında İtalya’daki “Modern toplumda bilimsel kültürün rolü nedir ve ne olmalıdır?” başlıklı bir konuşmada bakın neler söylüyor:

 “Modern toplum bir dizi ciddi tehlikeyle karşı karşıya görünüyor ve elbette çok sayıda küçük sorunları barındırsa da, bunlardan en önemlisi olanı ve üzerine yoğunlaşmak istediğim sorun, konuşmamın ana teması, düşünce denetiminin tekrar ortaya çıkması ve yayılmasıdır; tıpkı Hitler’in yaptığı gibi ya da Stalin zamanında yaşananlar gibi ya da ortaçağda Katolik Kilisesinin etkisi gibi ya da bugünkü Çin gibi. Bence en büyük tehlike bu bakışın dünyayı kuşatacak şekilde büyümesidir.”, s.98

Halkı Müslüman ülkelerdeki en büyük sorunlardan biri budur. İslam Dünyasının aldırmazlığına ve vurdumduymazlığına bundan daha güzel örnek bulunabilir mi? Düşünmeyen, düşünceye gem vuran, düşünce ve ifade özgürlüğünü önemsemeyen üstelik üretmeyen ve sadece tabii zenginliğini satarak refah içinde olduğunu sanan ülkelerin gelecekleri parlak değildir.

Son günlerde devlete ait şeker fabrikalarının özelleştirilmesi kararıyla başlayan nişasta bazlı şeker tartışmalarına bir katkı olsun diye Prof. Feynman’ın şu sözlerine ya da kehanetine de kulak verelim.

Çoğumuz fizikçi olsa da ve çoğumuz toplum sorunlarını fiziğin bakış açısından düşünüyor olsak da, uygulamaları konusunda kendisini ahlaksal sorunlar içinde bulacak bir sonraki bilimin biyoloji olacağına inanıyorum ve eğer fiziğin problemleri bilimle ilgili problemlere göre daha zor olursa, biyolojik bilginin gelişme sorunları olağanüstü boyutlarda olacaktır”, s.99.

Bir eski söz var: Bugün sorunlarını dile getirmeyen, çeşitli kaygı ve çekincelerle susan ve konuşmayan ya da konuşmaya utanan kimseler yarın kendi aralarında kavga etmek zorunda kalırlar. Bunun halk dilindeki kısa karşılığı şudur: Konuşmaya utanırlar, dövüşmeye utanmazlar.

Mehmet Akif’ten bir şiirle bitirelim: “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem” diye başlayan şiirin şu kısmı bu yazının ruhuna da uygun:

“Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,/ Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!/ Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım./ Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!”

Join the discussion