Ak Parti: Geride kalan 16 yıl ve ümitler…

Ak Parti 17 yaşında. Bu hafta sonu Altıncı Olağan Büyük Kongresi var.

Hiç şüphe yok ki Ak Parti, Türk Siyaset Tarihinde müstesna bir yere sahiptir. Hem yaptıklarıyla müstesna bir yere sahiptir, hem de kendisinden beklenen fakat gerçekleştiremedikleriyle müstesna bir yere sahiptir.

Yaptıklarıyla Türkiye’de neleri başardıklarını saymak berrak bir gecede yıldızları saymak kadar zordur. Siz saydığımı kabul edin. Önemli hususlardan biri Ak Parti’nin Türkiye’nin geleceğine dair ümitleri zirveye çıkarması ve bununla orantılı olarak güven duygusunun insanların içine işlemiş olmasıydı. Millet olarak özgüvenimiz yerine geliyordu. Bu, bir nevi ‘her şeyi tutan bir şey’ idi.

Şu anda bu duygu zedelenmiş durumda.  Zira o özgüven bizi bir yerlere götürecek diye bir umuda kapılmıştık. Bir ülke tasavvurumuz vardı.

Ak Parti kurulurken dile getirilen, bütün kurum ve kurallarıyla işleyen bir demokrasiye sahip Müslüman ülke tasavvurumuz ne âlemde şimdi? İnsan haklarına riayetin tam manasıyla tahakkuk ettiği bir ülkeydi hayalimiz… Hak aramanın alabildiğine kolaylaştırıldığı bir ortamı görmüyor muyduk rüyalarımızda… Herkesi bağlayan bir hukuk düzeninden bahsetmiyor muyduk sohbetlerimizde… Can ve mal emniyetini temin için her türlü tedbirin alındığı bir ülkeden konuşurken ne kadar gururlanıyorduk… Düşünce ve ifade özgürlüğü bizim için olmazsa olmazların başındaydı… Din özgürlüğünden bahsederken Zenbilli Ali Efendi ve Fatih’in Bosna Fermanı gelmiyor muydu hepimizin aklına… Kuru kuruya sadakati değil liyakati ve sorgulayan bir anlayışı ne kadar methediyorduk… Şeffaf, hesap verebilir ve denetlenebilir bir yapıdan söz etmek en büyük zevkimizdi bizim… Bizim böyle bir hayalimiz vardı. Var mı ufukta böyle bir hayal ülke? Çünkü bu idealin Türkiye’yi sadece özgürlük alanında değil ekonomik anlamda da yukarılara taşıyacağına kaniydik.

Perişan durumdaki halkı Müslüman ülkeler bizi örnek alacaktı, bütün dünyaya, kavga etmeden barış içinde sorunların halledilebileceğini gösterecektik.

Ak Parti bu hayal üzere kurulmuştu.

Bu değerli hayal gerçekleşmemiş olsa da keşke, bugün, Türkiye bu yolda ilerliyor deme imkânı bulabilseydik.

Ak Parti’nin önüne çıkarılan engeller mi bu hayalin zedelenmesine yol açtı? Engeller çıkmadı değil. Aslında Ak Parti bu engelleri aşa aşa özgüvenini pekiştirdi. En başta Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın önüne engeller koymaya çalışanlar oldu. Vesayet odaklarının dünyanın gittiği istikameti anlamaz tavırları Ak Parti’nin yürüyüşünü yavaşlatma gayretlerinin önünü açmak istedi.  Ancak ortak aklı o dönemlerde iyi kullanan Ak Parti, hem içerden hem dışardan gördüğü destekle yoluna devam etti.

Vesayet odaklarının yol kesmeye matuf gayretleri Ak Parti’yi bazı tedbirler almaya itti. Cumhurbaşkanlarının halk tarafından seçilmesi ve 2010 Anayasa değişikliği bunlar arasında.

O sıralarda gözlerden kaçan bir husus daha var. 2000’lerin başındaki büyük krizi atlatmaya dönük ekonomik programı, bir türlü üretimi esas alan yeni bir programla değiştiremedik. O tarihten beri de orta gelir tuzağı tabir edilen halin içinden çıkamıyoruz.

En büyük sorunlarımızdan biri olan Kürt meselesini bir türlü çözüme kavuşturamamak çok yordu Ak Parti’yi. Önce 2009, daha sonra 2013 yılında başlayan samimi gayretler, Kürt toplumunun da vurdumduymazlığı eklenince sonuçsuz kaldı.

17-25 Aralık yargı kılıflı hain darbe teşebbüsü de Ak Parti’nin demokrasi içindeki arayışlarına ket vurdu dersek abartmış olmayız sanırım. Arkasından gelen 15 Temmuz kalkışması, din, iman ve eğitim kılıflı bir güruhun ülkemize ve Ak Parti’ye ihanetiydi. Maalesef bu ihanetin travmasını hala atlatamadık. Etkileri hukuk sistemimizin neredeyse felç olmasına yol açtı. Demokrasi rotamızdaki sapmalarda bu ihanetin ve travmanın etkilerini görüyoruz. Rahip Brunson, Deniz Yücel ve Büyükada davaları, hukuk sistemimizin ve gayretkeş yargı mensuplarının Türkiye’yi sürüklediği yanlış mecralarda cereyan ediyor. Bu davalardaki tuzak ihtimaline dikkat çekmek gerekiyor.

Aceleye getirilmiş 16 Nisan referandumunun demokrasi yolundaki yürüyüşümüzde bir kırılma noktası teşkil edip etmediği sanırım önümüzdeki dönemlerde daha iyi anlaşılacak.

Avrupa Birliği ile kopma noktasına gelen ilişkilerimizin hem modern bir demokrasi olma iddiamız, hem de ekonomik durumumuz itibariyle yararlı sonuçlar doğurmayacağı apaçık ortada.

Türkiye vaktiyle korkularını yenmiş ve normalleşme yolunda çok büyük mesafeler kat etmiş bir ülke olmayı başarmıştı. O dönemin sinerjisi, Türkiye’nin, milli gelirini sürekli artıran bir çizgi yakalamasına yaramıştı.

Şimdi faizlerin %28’lerde, enflasyonun %15’lerde olduğu, Liranın sürekli değer kaybettiği, demokrasi karnemizin düşük notlarla dolu olduğu bir dönemden geçiyoruz. Ülkemize dair o tasavvurun epey uzağına düştük. Bunların hepsi Ak Parti iktidarında oldu. Suçu başkalarına atmak, üst akıl ve komplo teorilerine sığınmak bizi yanlışta ısrar içine sürükler.

Ancak Ak Parti’de ve Türkiye’de mevcut potansiyel bu durumu tersine çevirme kapasitesine sahiptir. Ak Parti Kongresinin bu yolda atılmış bir adım olmasını diliyorum.

Son dönemde yaşadığımız ekonomik çalkantıların belli oranda fakirleşmeye yol açan etkisini belki bir iki ay sonra halk daha belirgin bir şekilde hissedecek. Bunun yaklaşan mahalli seçimlerde Ak Parti üzerinde menfi bir etki yaratma ihtimali var. Umarım MKYK ve MYK teşkil edilirken bu konu göz önüne alınır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminden beklentilere ilişkin burada çıkan yazılarımda söylediklerimi tekrar etmek istemem.

Ben hala girişte söylediğim tasavvurun peşindeyim. “Her şeyi tutan bir şey” diyordu ya Üstad… Aslında onun peşindeyim…

Leave a Comment

shared on wplocker.com