Bayram benim neyime…

Değişik şeyler de yazmak lazım ara sıra. Hele bayram günleri… Bu aralar birbirine zıt duygular içerisine düşüyorum. Hayal dünyam, bazen bir vadide, bazen bir uçurumun dibinde, bazen renklerin her tonuyla bezeli bir ormanın derinliklerinde, bazen uçsuz bucaksız bir kum çölünde sahne kuruyor.

İnsanların mutlu olması için çok sebep var aslında. Hayata hep tebessümle bakan insanlara gıpta ederim ben. Fuzuli’nin şu şiirindeki gibi bir içtenlikle yaklaşırlar sevdiklerine:

“Halk-ı âlem yılda bir kurban keser iyd içün

Dem be dem saat be saat men senin kurbanınem”.

 

Şehirlerin bunaltıcı havası mı bizi zaman zaman karamsarlığa sürüklüyor, bilmiyorum. Büyük şehirlerin göğe merdiven kuran beton alış veriş mabedleriyle başım hiç hoş olmadı. Bu peşin hüküm mü acaba beni boğan? Bu binaların yanında bana cücelik hissi veren Necip Fazıl Üstadın şiiri mi yoksa:

 

Al eline bir değnek,

Tırman dağlara, söyle!

Şehir farksız olsun tek,

Mukavvadan bir köyle.

 

Uzasan, göğe ersen,

Cücesin şehirde sen;

Bir dev olmak istersen,

Dağlarda şarkı söyle!

 

Büyük şehirlerin beni sıktığını yakınlarım da hissettiler galiba. Bayramın son üç gününü Bolu dağlarında geçirdim onlar sayesinde. Elime bir değnek aldım almasına da bir dev olmak öyle kolay iş değil. Önce insanın zihnini günlük olaylardan arındırması gerekiyor. Oysa benim aklımdan Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın “oyunu gördük, meydan okuyoruz” sözü çıkmıyor.

 

Trump’a mı meydan okuyordu Cumhurbaşkanımız, Amerika’ya mı, küresel emperyalizme mi? Bir taraftan da meydan okumak için güçlü olmak lazım değil mi diye geçiyordu zihnimden… Şu sıralar o güçte değiliz, aksine güç kaybediyoruz. Döviz, faiz, enflasyon, cari açık, iç ve dış borç, ahlak, eğitim… Bu parametrelerden olumlu seyreden neredeyse yok. O halde Cumhurbaşkanımızın bir bildiği mi var acaba diye kendi kendime söylenip duruyordum. Var galiba… Belki de yeni yönetim sisteminin yaratacağını umduğu sinerjiye güveniyordur. Aksi takdirde Türkiye’nin, yel değirmenlerine meydan okuyan Don Kişot durumuna düşme tehlikesi var.

 

Yalnız bu konu değil ki beni rahat bırakmayan… Ak Parti’den bir zavallının önce ihanet mihanet gibi manasını bildiğinden kuşku duyulası sözler eşliğinde şirk kokan tavırları… Dağarcıkta bir şeyler olmayınca boş konuşmayla ortaya çıkan durum… Hem de bir zamanlar “Türkiye’nin hali iyi değil, keşke içimizde olsaydı” dediği birisine yönelik tavırlar… Sonra haddini bildiren bir âkil adamın sözleri karşısında suspus olup siniş… Neye yanarsın, Partinin düştüğü duruma mı, Partinin kimlerle iş tuttuğuna mı, Partide işlerin ehline emanet edilip edilmediğine ilişkin kaygıya mı… Neye yanarsın…

 

Israrla zihnimden uzaklaştırmaya çalıştım bunları. Elimde değnek yürüdüm. Fakat olmuyor. Bu sefer halkı müslüman ülkelerin hali… Hac zamanı… Ancak Mekke’deki Büyük Kongrede konuşulan hiçbir şey yok. Arafattaki mahşer provasından bile halimizi muhasebe için ders çıkaran yok. Hac işini bile bir ortak organizasyon haline getiremeyen Müslümanların dünya işlerinde söz sahibi olmalarını beklemek Allahın adaletine sığmıyor işte…

 

Zihnimden çıkarıp atamadığım daha neler neler var…

 

Bu yazının başlığı “Bayram benim neyime…” adını taşıyor. Aslında “benim” kelimesi yerine “bizim” mi demeliydim. Yok, önce ben hesap vermeliyim.

 

Gerçek bayramların hasretiyle tebrik ediyorum Kurban Bayramınızı…

Leave a Comment

shared on wplocker.com