Yeni sistemden beklenenler…

Türkiye yeni bir yönetim sistemine geçerken fırsatlar ve riskler de ön sıralardaki yerlerine yerleşmiş bulunuyor. Fırsatlar ve riskler kadar yeni sisteme düşen ödevler de çok.

Her yeni sistem geliştirilmeye muhtaçtır. Eksiklerin bulunması tabiidir ve önemli olan bu eksikleri tespit edecek ve giderilmesi için gerekli adımları atacak mekanizmalara ve kurumlara sahip olma iradesini gösterebilmektir. Akıldan çıkarılmaması gereken bir başka husus insanlığın denediği ve doğruluğunu uygulamalarla gördüğü hususlarda hangi gerekçeyle olursa olsun aykırı davranışlara sapmamaktır.

Fırsatları ve riskleri son günlerde cereyan eden olaylar etrafında ele alabiliriz.

İnsan kaynağımız hem fırsatlar sunuyor, hem riskler taşıyor.

Henüz açıklanan üniversite giriş sınavı sonuçları geleceğe dair ümitvar olmamızı zorlaştırsa da hakkından gelinemeyecek bir sorun olmadığını kavramamız gerekiyor. Üniversite sınav sisteminin de içerdiği bazı sıkıntıları var. Bunları Üniversite, sınav, hukuk ve aydın… başlıklı bir yazıda ele almıştık.

Üniversite sınavlarında matematik sorularının ancak ortalama %10’una doğru cevap verebilmiş öğrencilerimiz. Bu oran fizik için %5, kimya için %9, biyoloji için %13, Türk dili ve edebiyatı için %20 dolaylarında. Medyada bu haberler daha detaylı olarak yer alıyor.

Bu tablonun bize bir ikazı var. Eğer üniversite öncesi eğitimi düzgün bir hale getiremezsek gelecekten ümitli olmaya hakkımız yok demektir. Risk dediğim nokta burada toplanıyor.

Sorun sadece üniversite öncesi eğitimde değil. Öğretmen yetiştirme programımızın iyi çalışmadığını söylemek abartılı bir yargı olur mu, bilmiyorum. Yıllardır bu konu dile getiriliyor ama esaslı bir çözüme kavuşturulduğunu söylemek, en azından sonuçlara bakarak, zor.

Üniversite eğitimimizin üretken insan yetiştirdiğini söyleyemeyiz. Hala pek çok üniversite mezunu devlet memurluğundan öte bir hedef koymakta zorlanıyor kendisine. Elbette bunun pek çok sebebi var. Hem müteşebbis insan yetiştirmekte başarılı değiliz, hem de müteşebbis gençlerin önüne koymamız gereken imkânlar konusunda yeterli seviyeyi ve teşvik unsurlarını yakalamış değiliz.

Katma değeri yüksek ürünler konusunda lisansüstü eğitime önem vermemiz gerektiğini yazıp duruyoruz. Zaten uzun yıllara ihtiyaç duyan bu husus üzerinde çok daha fazla durulmalı ve lisans eğitiminin daha kısa tutularak lisansüstü için yeni kapılar açılması denenmelidir.

Ancak her şeyin üstünde tutulması gereken nokta toplumsal ahlak problemidir. Kopya çekmeyi bir meziyet gibi gören, ödev yapma alışkanlığı yerine bir başkasının çalışmasını kopya ederek öğretmenine sunan öğrencinin ahlak anlayışı ile dersinin hakkını vermeden öğrenciden başarı bekleyen öğretmenin ahlak anlayışı arasında bir fark yoktur.

Bu sistemin değişmesi ve dersi veren hocanın sınav yapması yerine bir heyetin sınav yapması ileriye doğru atılmış bir adım olacaktır. Böylece dersi anlatanın da başarısını ölçen bir sistem geliştirilmiş olacaktır.

İyi eğitilmiş çocuklarımız önümüzdeki en önemli fırsat olabilir. Aksi de elbette risklere kucak açmak demektir.

Hakkâri’de asker eşini birliğinde ziyaretten dönerken şehit edilen Nurcan Karakaya ve 11 aylık yavrusu kimin yüreğini yakmadı ki… İnsani her türlü hasletten yoksun PKK cinayet şebekesini lanetleyelim, öfkemizi hiçbir sınırlamaya tabi tutmadan haykıralım, gözyaşlarımızı seller gibi akıtalım… Evet, ama bu yeni şehitler vermemizi engellemiyor… Ayrıca unutmayalım ki ateş, asıl düştüğü yeri yakıyor. “Son terörist yok edilinceye kadar…” sloganı iş görmüyor. Çünkü terörist üstüne terörist ekleniyor. Kürt sorununu esaslı bir çözüme kavuşturmadan yeni şehitler için ağıt yakmaktan kurtulamayacağız.

Kürt sorunu önümüzde büyük bir risk olarak duruyor, onun çözümü ise önümüze yeni fırsatlar yağdıracak bir imkân olarak beliriyor… Kürt sorununun sadece bir terör sorunu olmadığını anlamak için daha hangi hadiseler cereyan etmeli, ben bilemiyorum… Ancak Bahçeli’nin kayığı çözüme doğru değil gözyaşına doğru yol alıyor. Ak Parti bu konuda kendi kayığının kıymetini bilmek zorundadır…

Çözüm için ilk adım tam bir hukuk devleti olmayı başarabilmek olmalı. Kimsenin elinde mazeret olarak kullanacağı bir iddia kalmamalıdır. Her zaman söylediğim gibi bu konuda Kürt sivil toplumu İstanbul’daki konforunun yanında biraz daha fazla kafa yormalıdır.

Kürt sorununun sadece terör sorunu olmadığını anlamak ve bu doğrultuda adımlar atmak fırsatları değerlendirme iradesinin harekete geçmesi demektir. Aksi bir tutum Türkiye’nin kan kaybetmesi demektir.  

Gelelim Rahip Brunson meselesine… Uluslararası ilişkiler sloganlarla yürümüyor. Bir yer geliyor ve tıkanıklık başlıyor. Bu tür davaların sağlam hukuki zeminleri olduğunu söylemek oldukça güç. Her şeyden önce niçin bu kadar uzun sürüyor sonuç almak, açık değil. Sanki başka bir şeylerin alacağı biçime göre davanın seyri değişecek intibaı veriliyor ve bu da elbette hukuki dayanakların tartışılmasını beraberinde getiriyor. Hele ortada Merkel’in ricasıyla Deniz Yücel davasının aldığı şekil varken… Büyükada davasının acayip seyri ortadayken…

Amerika’nın başında bir çılgın var. Türkiye’den iki bakana yaptırım kararı din ve mezhep çılgınlığının nerelere varabileceğine bir örnek teşkil ediyor. Amerika’da bu yanlış adımlara dur diyecek mekanizmalar olduğunu sanıyordum. Türkiye’nin gayet haklı sebeplerle muhakeme edilmesini istediği FETÖ ve başındaki adam meselesinde hiçbir adım atmayan Trump, Brunson meselesini hukuk dışı yollardan çözüme kavuşturma hakkını Amerika’nın kaba gücüne mi dayandırıyor? Türkiye’nin bu konularda hukuk dışı adımlara yol açacak bir tavır içinde olmadığını ummak isterim doğrusu. Uluslararası meselelerde bu yol bir defa açıldı mı, tavizin sonu gelmez. Deniz Yücel örneği mi kondu önümüze acaba?

O halde uluslararası alanda da hukuka riayet edilmezse ne tür risklerle karşılaşılacağına dair bir örnekle karşı karşıyayız.

Bu meseleler ekonomi üzerinde de doğrudan riskler yaratma potansiyeline sahip. Dolar fiyatının birden fırlaması, piyasaları ne kadar tedirgin ediyor, sanırım herkes farkında. Böyle ortamlarda ne yatırım olur, ne yatırımcı gelir, ne de ticarette canlılık beklenir? Türkiye’de bir şeyler üretmek isteyen herkes dövizle iş yapmak zorundadır. Döviz borcunu Türk Lirasıyla ödemek zorunda olanların halini düşünelim şimdi… Sonu iflas, işsizlik ve zam sağanağı… Doğal gaza ve elektriğe yapılan zamlar zaten bunaltmışken şimdi döviz fiyatlarındaki dengesizlik işleri iyice içinden çıkılmaz hale getirmeden piyasalara güven verecek adımlara ihtiyaç var…

Yeni sistemin görevi dışarda ve içerde algıyı düzeltmek olmalı diyecektim ama hele şu zor günleri bir atlatalım, daha çok konuşuruz. Dünyanın Türkiye algısı ile yine dünyanın Müslüman algısı arasında neredeyse bire bir paralellik var. Bunu düzeltmek yeni sitemin görevleri arasında olmalı…

Bugünlerde en yanlış tavır, bütün dünyanın Türkiye’nin yolunu tıkamak istediği şeklindeki anlayışa prim vermek olsa gerek. Önce ‘biz nerede hata yaptık’ demek gerekiyor.

 

Leave a Comment

shared on wplocker.com