İttifak bozuluyor, Kaşıkçı aranıyor, İslam İşbirliği Teşkilatı susuyor

Cumhur İttifakı bitti mi? Bugünlerde herkes bu konuyla meşgul. Bu ittifak Ak Parti’ye sadece seçim kazandırdı. Oysa her şey seçim kazanmaktan ibaret değil. Bunun böyle olmadığını söyleyenler çıkacaktır, farkındayım. Eğer her şey seçimi galip bitirmekten ibaret olsaydı bugün saymakta zorlandığımız güçlükler ve problemler içinde çırpınıyor olmazdık. Ak Parti seçimi kazandı ama ekonomiyi kaybediyor, seçimi kazandı ama faizleri fırladı, seçimi kazandı ama dövizi bir türlü kararlı bir zemine oturtamadı, seçimi kazandık ama enflasyonu aşağı değil yukarı kaydırdı. Bunlar görünen güçlükler. Bir de halının altına süpürülenler var. Kürtlerdeki aidiyet duygusu berhava oldu. Ülkemizin itibarını sarstık, demokrasi karnemiz zayıflardan geçilmiyor. Deniz Yücel, Büyükada ve Brunson davalarıyla hukuk devleti olma iddiamızı zaafa uğrattık.

Şahsen ben ittifakın daha fazla tahribata yol açmadan bitirilmesi kanaatindeydim ve son üç ay içinde üç ayrı yazıda “Ak Parti, hangi istikamete gittiği meçhul Devlet Bahçeli’nin kayığına binmekten vazgeçmeli, gerekiyorsa onu kendi kayığına binmeye mecbur etmelidir” diye yazdım. Zira Bahçeli’nin kayığı vicdanları yaralayacak af iskelesinden kalkıp zorbalığın simgesi ‘andımız’ ya da ‘andınız’ iskelesine doğru yol alıyordu. Her ne kadar rota değiştirilmiş, önce and iskelesine uğranmış, sonra da af iskelesine doğru yol alınıyor olmuş olsa da netice değişmiyor.

İttifakın sona erdiğini Devlet Bahçeli ve Tayyip Erdoğan, Meclisteki grup konuşmalarında ilan ettiler. Toplantıyı canlı izleyen bir arkadaşımızın bir mesaj grubunda paylaştığı şu tespiti ilginç değil mi: “İttifak bitti deyince iki grupta herkesin ayakta alkışlaması bir komiğime gitti… Herkes birbirinden bu kadar mı nefret ediyormuş… Ha ha ha ha…”

Yargı son kararlarıyla kendisini tartışmaya açık hale getiriyor. Danıştay durup dururken beş yıl önce açılmış davayı şu sıralar karara bağlıyor. Devlet Bahçeli de üzerine atlıyor. Yoksa Danıştay’la Bahçeli arasında karşılıklı danışma mı cereyan etti diye geliyor insanın aklına. Bizde yargı bir türlü yasaları özgürlüklerden yana yorumlamayı hazmedemedi. Bizi birleştiren noktanın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı olduğunu kavramak bu kadar mı zor…

Yargı ile başımız oldum olası hoş değil. Sebebi açık… İdeolojik bakış… Oysa tarafsızlık ve bağımsızlık giyilmesi daha kolay bir elbise… Başımız hoş olsa da olmasa da yargı bizim… Nesimi ne diyor: “Nesimi’ ye sordular ki/ Yârin ile hoş musun/ Hoş olayım olmayayım/ O yâr benim kime ne…”

Hak arama yollarının açık olması, adalet için yönetimlerin tesis etmesi gereken olmazsa olmaz hususların başında geliyor. İhtilal rejimlerinin genellikle ilk yaptığı iş tasarruflarının yargıya götürülmesini önleyici tedbirler almaktır. Buna olağanüstü hal ilan ederek başvurulduğuna da sık sık şahit oluyoruz.

Burada bir önceki yazıda bahsettiğim Prof. Dr. Fuat Sezgin işte böyle bir kararın kurbanı olmuştur. Hayatın ona çizdiği rota belki hayırlı olmuştur ama 27 Mayıs rejimince 147’likler içine dâhil edilmiş ve üniversiteden atılmıştır. Hak arama yolları kapalıdır. Niçin atıldığına dair müşahhas hiçbir sebep yoktur. Ancak ağabeyi Servet Sezgin Demokrat Partiden milletvekili olarak tutukludur. Suçların şahsiliği evrensel ilkesi göz ardı edilmiş ve olan, Fuat Sezgin’e olmuştur. Bugün 27 Mayıs rejimini hayırla yâd eden birine rastlıyor musunuz? Fuat Sezgin’in diğer kardeşi Refet Sezgin de daha sonra Devlet Bakanlığı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı yapacaktır.

15 Temmuz felaketinin yol açtığı yaraları kapatmak gibi bir vazifemiz vardır. Bu ihanetin toplumsal bir soruna yol açmaması için hükümetlerin dikkati yetmiyor. Yargının suçlu ile suçsuzu ayırmak için çok daha hassas olması gerekiyor. Orada yapılacak bir hata samimiyetle FETÖ ile mücadele eden kimselerin üstünde kalıyor. Bir yakını FETÖ ile ilgili bir davaya dâhil olanların, hiçbir FETÖ bağlantısı olmadığı halde işinden gücünden edilmesi olacak şey değildir. Böyle çok sayıda örnekle hepimiz her gün karşılaşıyoruz. Niçin bu yüzden bazı samimi insanlar ileride töhmet altında kalsın ki? Olağanüstü hal kararnameleriyle işinden atılmış insanlar mahkemeden beraat kararı alıyorsa işine iade edilmeli değil mi? Olağanüstü Hal İşlemlerini İnceleme Komisyonu çok yavaş çalışıyor ve akla o klasik ibare geliyor: ”Geciken adalet, adalet değildir.” Suçların şahsiliği prensibi gereğince, nasıl bir yakınının yargılanıyor olması bir kimsenin devletin en üst makamlarında görev almasına engel değilse, yargılanan bir yakını olanların da, yukarda söylediğimiz gibi, işinden gücünden edilmesi doğru değildir.

Cemal Kaşıkçı hadisesi Suud kraliyet ailesinin, daha çok da veliaht MbS’ın tam içinde olduğu bir cinayet değil mi? Önce inkar, sonra kabul… Ceset yok ortada… Bu nasıl iş… Galiba ‘biz yaptık, oldu’ demeyi planladılar ama istedikleri gibi gelişmedi hadiseler. Şimdi başta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan olmak üzere bazı liderlerle görüşerek cinayeti aydınlatalım havasına girmek istiyorlar… Tayyip Erdoğan, Suud ailesinin gönderdiği belli olan canileri burada yargılayalım diyerek Türkiye’nin pozisyonunu net bir biçimde koydu ortaya…

Halkı Müslüman ülkelerin dağınıklığı bu hadisede de kendini gösteriyor. Avrupa Birliği konuya müdahil olma ihtiyacı duyuyor, açıklamalar yapıyor da İslam İşbirliği Teşkilatı niçin kılını kıpırdatmıyor. Yoksa bu olayın Müslümanları ilgilendiren hiç mi bir tarafı yok. Teşkilatın internet sitesinde alt başlık olarak “İslam Dünyasının Ortak Sesi (The Collective Voice of The Muslim World)” ibaresi hiçbir anlam ifade etmeden duruyor. Yoksa Teşkilat finans meselelerini düşünerek mi ses çıkarmıyor. Ah Üstad…“Yere batsın bu dünya,/ Bu dünyadan hayr uman!/ Aman efendim aman!/ Efendim aman aman!..”

Daha önce “Hac işi sadece Suudilere bırakılacak kadar küçük bir mesele midir? Değil, değil ama bu işe müdahale edebilmek için önce İslam Dünyasının kendi içinde derlenip toparlanması gerekiyor” diye yazmıştım. Şimdi Kâbe’yi, Mekke’yi ve Medine’yi göz önüne alarak aklımdan başka şeyler de geçiyor. Şu sıralar Nedim’in mısraları düşmüyor dilimden: ““Yok bu şehr içre senin vasf ettiğin dilber, Nedim/ Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana”

Ortak bir bildiriyle, Cemal Kaşıkçı olayını hiç değilse kınayan bir bildiri için Türkiye harekete geçemez mi?

Leave a Comment

shared on wplocker.com