Meclisin yeni yasama yılını açış konuşmasında öne çıkanlar… Umutlar ve kaygılar…

TBMM yeni yasama yılına başladı. Bu vesileyle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan milletvekillerine hitap etti.  2016 ve 2017’de yaptığım gibi bu yıl da bu konuşma ekseninde bir değerlendirme yapmak iyi olur diye düşünüyorum. Zira Cumhurbaşkanları eskiden beri Meclisi açış konuşmalarında hem geçmiş yılın bir muhasebesini yaparlar hem de önümüzdeki yıldan beklentilerini dile getirirler. Ülkeye yeni ufuklar işaret etmesi bakımından önemlidir buradaki bakış açısı.

Bu yılki konuşmanın başka bir özelliği de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçtikten sonraki ilk açılış konuşması olmasıydı. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu hususu şöyle vurguladı: 

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, yasama, yürütme ve yargı organlarının görev alanlarını daha net bir şekilde belirleyerek, demokrasimizi güçlendirmiştir. Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı cumhurbaşkanıdır. Milli iradenin önünde engel oluşturan, sistem içindeki tüm vesayet mekanizmaları artık ortadan kalkmıştır. Böylece milletimiz, yetkiyi kime verdiğini ve gerektiğinde kimden hesap soracağını, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde bilmektedir.

Cumhurbaşkanımızın yeni sistemin demokrasimizi güçlendirdiği yargısına toplumun geniş kesimlerinin de katılmasını temin için atılacak pek çok adım olduğunu söylememiz gerekiyor. Bu yargının haklılık kazanması için yapılması gereken işlerin başımda hukuk anlayışımızın ciddi bir reforma ihtiyacı olduğunu belirtmek zorundayız. Yasaları özgürlüklerden yana yorumlayan hâkimlere hele şu sıralar ne kadar ihtiyacımız var. Çağdaş demokrasilerin olmazsa olmazı denetim mekanizmaları da yeniden ele almamız gereken konular arasında bulunuyor.

Ayrıca dünya demokrasi endekslerindeki sıralamamız gittikçe irtifa kaybediyor. Bunun ne önemi var diyenler olabilir. Önemi var, zira özgürlükler ve demokrasi ile ekonomik kalkınma at başı gidiyor. Bunların birbirini tamamlamak gibi bir özelliği var.

Cumhurbaşkanımız Meclisteki konuşmasında bakın ne diyor:

Ülkemizin uluslararası piyasalardaki görünümünü güçlendirecek adımları birer birer atıyoruz. Türkiye kimseden para talep etmiyor, bizim tüm çabamız uluslararası sermayenin ülkemizde yatırım yapmasını sağlamaktır. Bunun için gereken her türlü desteği ve her türlü güvenceyi veriyoruz. Ekonomimizin dengelerini, finanstan yatırımlara kadar her alanda tahkim etmeye yönelik programları dikkatle hayata geçiriyoruz.

Uluslararası sermaye yatırım yapmak için öncelikle hukuken öngörülebilirlik arayacaktır. 2002-2010 arasında ülkemize akan yabancı sermayenin bolluğu Ak Parti Hükümetlerinin reformcu karakteristiğine duyulan güvenin eseridir.

Cumhurbaşkanımızın son Almanya ziyaretinde bir araya geldiği Alman sermayedarlar demokrasiye ilişkin konulara vurgu yapmışlar. Talepleri arasında şunlar varmış:

Hukuk güvenliği, demokratik kurumların işlerliği, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, Gümrük Birliği kurallarına bağlılık, yeni yatırımlar için çerçeve koşulların iyileştirilmesi”

Türkiye’nin bu konuları çoktan aşmış olması gerekirdi. 15 Temmuz ihanetinin demokrasi karnemizdeki notun düşmesinde katkısı var elbette. Olağanüstü halin lüzumundan fazla uzun tutulması da etkenlerden biri olsa gerek. Suçlu olsa bile insanların malına mülküne el konulmasını hukukun en basit ilkeleriyle bağdaştıramayan nice hukukçuyla karşılaştım. Bu tutumun yabancı yatırımcıları ürkütmediğini mi sanıyoruz…

Nazlı Ilıcak ve Altan kardeşlere verilen cezaları dış âlemde savunmak imkânsız denecek mertebede zor. Yazılıp çizilen ve konuşulan hususların bu kadar ağır cezalara yol açması zaten kendi başına anlamsız. Bu insanların geçmişte demokrasiyi nasıl savundukları hiç göz önüne alınmazken sadece son dönemdeki yanlışları üzerinden böylesine ağır cezalandırılmalarına insaf sahipleri zaten itiraz etmiş durumda. Bunlardan biri de Hakan Albayrak. “Altan Kardeşler ve Ilıcak” başlıklı yazısı bir örnek.

Ben iddiamda ısrarlıyım. Bu davalar Türkiye’ye kurulmuş tuzaklar mahiyetindedir. Yarın Yargıtay, olmazsa Anayasa Mahkemesi, o da olmazsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden, hem de tazminatla birlikte, döneceği muhakkak olan bu davaların Türkiye’ye kaybettirdiği itibar ve prestij nasıl telafi edilecek? Bir taraftan Cumhurbaşkanımız “Ülkemizin uluslararası piyasalardaki görünümünü güçlendirecek adımları birer birer atıyoruz” diyor, öbür taraftan uluslararası camiada tereddütlere yol açacak işler tutuyoruz.

Gelelim McKinsey meselesine. Yönetim danışmanlığı yapan bu Amerikalı kuruluşa niçin ihtiyaç duyulduğu galiba iyi anlatılamadı veya anlaşılamadı. Tıpkı Katarlıların hediye etmeye kalktığı uçağa niçin ihtiyaç duyulduğunun anlatılmaması gibi… Cumhurbaşkanımızın vurguladığı gibi amaç Türkiye’de yatırım yapacak uluslararası sermayeye güven vermek. İlk işimiz bu güven kaybını sorgulamak olmalı. Güven kaybını kişiler üzerinden izah etmeye çalışanlar var. Onlara itiraz etmek zor olsa bile asıl faktör o değil. Asıl faktör, demokrasi ve hukuk karnemizin düşük notlardan geçilmiyor olmasıdır. Sağlam bir hukuk ve demokrasi zemininde kişilerin rolü asgariye iner. Bir önceki “Hukuk sisteminin verdiği güvence yoksa…” başlıklı yazıda biraz bunu vurgulamaya gayret etmiştim.

Son günlerde beni çok üzen bir olay var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki Türk yargıç Işıl Karakaş’ın süresi dolduğu için yerine bir başkasının seçilmesi gerekiyor. Usul şöyle: Türkiye üç aday öneriyor. Avrupa Konseyinde bir alt komite bu adayları belirli standartlar açısından değerlendiriyor. Adayların lisana hâkimiyetleri şart. Ayrıca hukuk ve benzeri alanlarda tahsil yapmış olmaları gerekiyor ve alanlarında  ihtisas sahibi olup olmadıklarına bakılıyor. Sunulan üç adaydan birinin kadın olması şartı var. Ayrıca sunulan üç adayın aşağı yukarı aynı kıratta olması da isteniyor. İşte bu çerçeve içinde Türkiye üç defa adaylarını sundu ve üçü de reddedildi. Dokuz aday sunulmuş oldu şimdiye kadar. Sonuncusu, üç aday da aynı kıratta olmadığı için reddedilmiş. Alt komite uygun bulmadığı için de Avrupa Konseyinde seçim yapılamamış. Ben 2003-2011 arasında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinde görev yaptım. Pek çok ülkenin AİHM yargıcı için oy kullandım. Bu haberi okuduğumda Türkiye’nin düştüğü duruma üzüldüm ve hukuk anlayışımızda bir zaaf mı var acaba diye kendi kendime hayıflandım.

Şimdi bir de af tartışması var gündemde. Bunun da bir hukuk faciasına yol açma ihtimali var. Umarım bu ihtimal bertaraf edilir. Ak Parti, Devlet Bahçeli’nin hangi istikamete ve nereye gittiği meçhul kayığına binmekten vaz geçmelidir.

Yerel seçimlere ne kaldı şurada… Cumhurbaşkanımız bunun ne kadar önemli olduğunu biliyor ve o sebeple konuşmasında  “faizlerden, enflasyondan, döviz kurundan bunalan, işini çevirmekte zorlanan herkesin yaşadıklarını yakından takip ediyoruz” dedikten sonra şunları ilave ediyor: “Milletimizden biraz daha sabırlı olmasını, ülkesine ve yönetimine güvenmesini istiyorum. En zorunu geride bıraktık, inşallah bundan sonra her şey daha kolay olacak.” Her şeyin daha kolay olmasını temin etmek pek kolay olmayacağa benziyor.

Faizlerdeki, dövizdeki ve enflasyondaki artış yeni yeni halkın cebini yakmaya başladı. Bundan sonra hamaset de sökmez.

Ak Parti şimdiye kadar pek çok zorluğun üstesinden geldi. Bundan sonra da başarabilir… Ancak bu başarıyı elde etmek için neler yapması gerektiği ortada… Bu yazı biraz da o maksadı gözetiyor…

TBMM’nin yeni yasama yılı hayırlı olsun…

Leave a Comment

shared on wplocker.com