Seçimlere doğru yol alırken…

Hatırladığım ilk seçim hangisiydi? Soru garip, öyle değil mi? Garip ama sormamın bir sebebi var. Rahmetli babamla birlikte gitmiştik sandığa o gün. Acaba 1957 seçimleri miydi, yoksa 1961 seçimleri miydi? Seçim sandığı ve oradaki kalabalıklar hafızamda… Yıllar sonra hafızamın derinliklerinden çıkan bu görüntüyü artık babama sorma imkânım yok… Bu seçimlerin birinde 7 yaşındaydım, diğerinde 11.

Bizim evde siyasi konuşmalar da olurdu. 27 Mayıs ihtilalinde ben ilkokuldaydım. Kayseri’de Gülük Mahallesinde Bozatlı Paşa İlkokulu… Bugün ne o okuldan ne de mahalleden bir şey kaldı. Sadece eşsiz mihrabıyla o güzelim Gülük Camii var. Maalesef onun da etrafı devasa binalarla çevrilmiş durumda. Bu çirkinliğe Birlik Vakfı da sanki Kayseri’de başka yer kalmamış gibi caminin bitişiğine yüksek katlı bir yurt binası yaparak katkıda bulunuyor. Ha, bir de vaktiyle güğümlerle evimize su taşıdığım mahalle çeşmesinin iskeleti ayakta.

Hüseyin Bey isminde bir öğretmenimiz vardı. Keman çalardı sınıfta. Sonraları anladım köy enstitüsü mezunu olduğunu. Bize Menderes’in ne zalim bir adam olduğunu anlatıp duruyordu. Bir gün, Menderes’in trene doldurduğu üniversite öğrencilerini, treni bir köprü üzerinde devirerek öldürdüğünü söyledi. Çocuk muhayyilemde beni çok etkilemiş olacak ki akşam evde bunu anlattım. Annem ve babam yalan olduğunu söyleyerek beni rahatlattılar. Annem babama “sen imzasız bir mektup yazsan öğretmene, bu yalanlarla çocukları kandırma desen, Mehmet de o mektubu belli etmeden öğretmenin masasında örtünün altına koysa” dedi. Ben galiba o günlerde Demokrat Parti’yi mazlumlar defterine kaydettim ve hep kendime yakın hissettim.

Tam o günlere dair anlatacağım bir şey daha var. 1961 yılında dikilmeye başlayan Berlin Duvarı Türkiye’de de komünizm tartışmalarını alevlendirmiş olmalı. Mahallede çok az evde vardı radyo ihtilal sonrasında. Bizim eve de girmişti. Radyoda “Niçin? Niçin?” adıyla bir program vardı ve bütünüyle Berlin Duvarını ve arkasındaki ideolojiyi sorguluyordu. Bu da benim zihnimde, ta o zamandan komünizmin iyi bir şey olmadığı yolunda bir iz bırakmıştı.

Sonra 1965 seçimleri… Artık biraz daha aklım eriyordu olup bitenlere… Ortaokul son sınıfta bir öğretmen milli bakiye sistemini anlatıyordu bize… Bugün, o günleri ve o günlerdeki anlayışları tahlil etmenin vakti değil. Sadece şu kadarını söylemekle yetinelim. 1965 seçimlerine Türkiye İşçi Partisi de katılıyordu. Biz de sıkı bir komünizm muhalifi olarak üstümüze düşeni yapıyor ve mitinglerde elimizden gelen tüm kahramanlıklarımızı sergiliyorduk!.. İşte ben polis dayağını ilk o TİP’i protesto mitinglerinde tattım.

Laf lafı açar derler, bu yazı biraz öyle oldu. Oysa ben önümüzdeki mahalli seçimlerden bahsedecektim. Her seçimin kendine özgü bir rüzgârı vardır. Her seçim, önümüze konulan derin ve anlamlı bir tercih istemesi itibariyle daha üst bir seçimdir. Seçimden öte bir seçimdir. İstikbalin riske atılması ile atılmaması arasında bir tercih… Beceri ile beceriksizlik, ideolojik körlük ile hizmete açık olmak arasında bir tercih… Çokbilmişlerin ve kendini kayıtsız şartsız başka iradelere teslim edenlerin formatlanmış zihinleriyle anlayamadığı, halkın billur irfanıyla anlayıp gereğini yaptığı o üst seçim…

Mahalli seçimler, özellikle belediye başkanlarının seçimi belki de demokrasinin doğrudan uygulandığı, araya başka iradelerin en az girdiği seçimler olması hasebiyle önemlidir. Milletvekili genel seçimlerinde durum  pek böyle değildir. Orada daha çok parti fikri öne çıkar. Oysa yerel seçimde insanlar ‘bu benim başkanım olsun’ diye bir irade koyarlar ortaya. Bu iradeye de saygı göstermek gerekir.

Ak Parti’nin bu yerel seçimler öncesi bazı belediye başkanlarını istifaya zorlaması acaba bundan sonra seçilecek belediye başkanlarının zihninde bir kaygıya yol açmış mıdır? Hiçbir mahkeme kararı olmaksızın parti disiplini içerisinde vuku bulan istifaların şık olmadığı yaygın bir kanaattir. Zira bundan sonra da böyle olacaksa o zaman seçilecek kimselerin parti memuru gibi algılanma tehlikesi vardır ki demokrasi ile bunu bağdaştırmak mümkün değildir. Üstelik bu hal, Ak Parti’yi ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı otoriter olmakla itham edenlere, ‘bak, gördün mü?’ kapısı açmaktadır.

Seçimler öncesinde Cumhurbaşkanımızın bu konuyu açıklığa kavuşturacak bir beyanının gerekli ve yararlı olacağını sanıyorum. Niçin gönderildiği de bir muamma ama Kadir Topbaş gitti, Mevlüt Uysal geldi de ne oldu, ne değişti?

Türkiye’nin geleceği ve Ak Parti açısından anlayamadığım bir konu daha var… Diyarbakır ve Hakkâri gibi yerlerde belediyelere kayyum olarak atananların aday gösterilmesi… Diyarbakır’da Cumali Atilla, Hakkari’de Cüneyt Epcim. Bu tasarruf Kürt meselesini görmezden gelen bir anlayışın tezahürü mü acaba?

Ak Parti, Kürtlerin kültürel haklarının tanınması yolunda önemli adımlar attı. Bunu biliyoruz. Ama o adımlar tamamlanamadı. Çözüm süreci Ak Parti ve Tayyip Erdoğan’ın ciddi gayretlerine rağmen sonuçlanamadı. Bugünlerde çözüm sürecine atıp tutanlar Kürt meselesinin ilerde alabileceği boyutları bir yörük olan benim kadar kaygı etmiyorlar anlaşılan.

Tamamlanamayan kültürel haklar cümlesi içinde Kürt kimliğinin yerli yerine oturtulması da vardı. Şimdi Kürtlerden, kimlik kaygılarının, bazı şehircilik ve sosyal içerikli hizmetlerle değiştirilmesi talep ediliyor adeta. Bunun olmayacağı açık. Bu hizmetlerin Ak Parti’nin oy oranına etkisi çok sınırlı kalmaya mahkum.  O zaman niçin kimlik endişelerinin de göz önüne alındığını gösteren bir aday üzerinde durulmadı acaba? Üstelik HDP’nin de sevinmesine yol açıyor Ak Parti’nin bu tercihi.  Bu konuyu Alper Görmüş de ele almış ve uzun bir yazıyla görüşlerini açıklamış bulunuyor.

Üstelik kayyumların seçimi kaybetmesi Ak Parti’nin kayyum anlayışının da tasvip görmediği gibi bir sonuca yol açmayacak mı? Yani kayyum uygulamasını referanduma sunmak gibi bir yola girilmiş olmayacak mı? Hatırlayalım ki son seçimde Diyarbakır’da HDP %65, Ak Parti %21 oy aldı. Bu açığın kapanması mümkün değil. O halde bölge insanına saygıyı da içeren bir tutum almak daha doğru olmaz mıydı?

Bir noktayı daha yazsam mı? Cumhurbaşkanımız ‘seçilen başkanlar içinde terörle ilişkisi olanlar çıkarsa yine görevden alırız’ diyor. Bunun nasıl ortaya konulacağı da önemli ama doğru olan terörle ilişkisi olanların hukuk içerisinde belirlenmesidir. Böylelerinin zaten seçilme yeterliliği yoktur.

Ne diyeyim? Hani ‘Acaba şen misin, kederin var mı?’ diye başlayan bir şarkı vardı… İçinde şöyle serzenişler geçiyordu: “Ne kadar dertliyim haberin var mı?”, “Ne kadar yalnızım haberin var mı?”

Leave a Comment

shared on wplocker.com