Yazı ahlakına dair: Medyadan örnekler

Son yazılarım daha çok ahlak ekseni etrafında geziniyor. . ‘Biraz ahlak dersi vereyim’ anlayışı içinde değilim. Bunu yapacak çok insan var. Bana düşmez. Maksadım bazı hassas noktalara dikkat çekmekten ibaretti aslında. Bunu yaparken de daha çok müşahhas ahlak dışı davranışları değil bir meselenin savunucuları olarak ortaya dökülenlerin yazıp çizerken gösterdikleri sakat anlayışları ele almak istedim. O sakat anlayışların geri planındaki ahlakî zaaflara işaret etmeye gayret ettim.

Tarla ve istikamet

Yedi yıl Cumhurbaşkanlığı yapmış, onun öncesinde bir siyasi harekete istikamet veren en önemli aktörlerden biri olmuş, Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı gibi zor görevleri hakkını vererek ve Türkiye’nin dış âlemdeki itibarını en üst seviyeye çıkararak icra etmiş, bu itibar sayesinde BM Güvenlik Konseyi üyeliğini rekor bir oyla sağlamış bir devlet adamının bir muhalefet partisi başkanıyla görüşmesinin neresi garip? İyi niyet sahipleri ‘iyi ki görüşmüş, Türkiye’nin yararına olacak görüşlerini başkalarına aktarması çok faydalı’ diye düşünür. Ama eğer sizinle aynı tarlada gezmeyen herkesi düşman bilirseniz böylesi görüşmelerde kekremsi tadlar ararsınız. Üstelik bir de niye gizli kapaklı görüşüyorsun diye ahkâm kesmeye kalkmak yok mu?

Körü körüne taraf tutmaya kalkanlar saçmalamaya âmâdedir. Şu sözlerin neresi ele gelir, söyleyin lütfen: “(Abdullah Gül Ak Parti ile) Mesafesini, “parti meselesi” olmaktan çıkıp “Türkiye meselesine” dönüşmüş konularda da (mesela 17/25 Aralık ve 15 Temmuz’da da) korudu.” (Vurgular bana ait değil).  Ben buradaki haksızlığın neresini dile getireyim. 15 Temmuz gecesi görmedin hadi televizyonlarda Abdullah Gül’ü, sonra da mı seyretmedin. Ben bunca senedir Abdullah Beyi o andaki kadar öfkeden köpürür halde hiç görmemiştim. Allah’tan kork demeye bile dilim varmıyor. Allah korkusu, hak, hukuk kavramları zihinlerde başka anlamlar kazanınca böyle oluyor demek ki…  Şeyh Galib’e bırakalım sözü: “İnsafın o yerde nâmı yok mu?”

Bir nokta daha var. Abdullah Gül’ün yıllardır hem bizim için hem İslam dünyası için tekrarladığı bir söz var: “Evimizin içini önce kendimiz düzene sokmalıyız.” Bunu ilk kez 2003 yılında Tahran’daki İslam Konferansı Teşkilatı Dışişleri Bakanları Toplantısındaki konuşmasında dile getirdi. Daha sonra da yeri geldikçe herkesi ikaz anlamında tekrarladı. Konuşma o günlerde çok ses getirdi. İngilizce yapılan bu konuşmada o ibarenin orijinali şöyle: “In short, we should first put our house in order.” Bu konuşma daha sonra Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığı Yayınları arasında çıkan “Yeni Yüzyılda Türk Dış Politikasının Ufukları” adlı kitapta da yer aldı, (s.527). (Dışişleri Bakanlığının internet sitesinde Bakanlığın yayınları arasında her şey var ancak bunun izine rastlanmıyor). Şimdi bu samimi ve yol gösterici ikazı bağlamından saptırarak “Bununla da yetinmedi, “İçişlerinizi düzenlemezseniz, darbe ve dış müdahale kaçınılmaz hale gelir…” diyerek, olası bir darbeye ve dış müdahaleye meşruiyet atfetti” diye yorumlamanın ahlaki bir tarafını görebiliyor musunuz? Darbe ve dış müdahaleleri önlemenin yolu olarak ortaya konulan bir düşünce ancak bu kadar ters yorumlanabilir. Ne demişler, “Cahil ile bal yenmez/ Âlim ile taş taşı…”

Bir zamanlar beraber ekip biçmeye çalışılan tarlanın artık aynı tarla, başlangıçta belirlenen istikametin aynı istikamet olmadığını hepten ve bilerek göz ardı etme pişkinliği de cabası… Burada ahlaki bir zâfiyet hatta tuhaf bir niyet yok diyebilir miyiz?

Piyonlar

Her dönemin tetikçilikle maruf tipleri vardır. Bunların yazıp çizdiklerinin bir önemi yok elbette. Ancak bunlara o tür işleri havale edenlerin maksadı toplumun saygı gösterdiği şahsiyetleri itibarsızlaştırmaktan öte bir şey değil. Tetikçiler bakarsınız Ergenekoncular adına çalışırlar, bakarsınız Ergenekoncuları ihbar etmeye soyunurlar. Dün FETÖ’ye övgüler dizen bir tetikçinin bugün önüne gelen herkesi FETÖ’cülükle itham ettiğini görünce şaşırıyor muyuz? Bu tiplerin tek marifeti duydukları bir dedikoduyu alabildiğine yalanlarla süsleyerek piyasaya sürmeleridir. Bugünlerde bu türden tetikçilerin medyada kendilerine yer bulması da genel ahlaki zaaf içinde değerlendirilebilecek bir husustur. Basın ahlak yasası lügatlerden kazınmış da bizim mi haberimiz yok…

Aslı yok yaylasında 1500 koyunum var benim…

Abdullah Gül’ün bugünlerde parti kurma hazırlıkları yaptığına dair iddialar tamamen hayal mahsulü. Kayseri’de Ak Parti binasının yüzüne kapatıldığı şeklindeki saçmalık ise konuşmaya bile değmez. Partinin o günkü yöneticileri hayatta. İnsan biraz ar eder, birileri bunlara sorar da gerçekler ortaya çıkar diye… Daha bir yıl kadar önce araya aracılar koyarak zorla kopardığı randevuyla Abdullah Gül’ü çalışma ofisinde ziyaret edip “Türkiye batıyor, çıkın ortaya” diye yalvar yakar olan birisinin –şahitleri bilmek isteyen var mı?– şu sözleri sarf etmesi ne kadar acı. “Erdoğan, iktidarın ana şeridinde ters yola giren ne kadar aracı parka çekse…/ Şoför koltuğundan hep Abdullah Gül çıkıyor!” Arkasından da şu: “ … Erdoğan’a siyasi operasyonlara hazırlandığı…” Bu tavrı hangi ahlak anlayışıyla bağdaştırabiliriz? Bunları yazanla beraber yayınlayanlar da biraz kendilerine çeki düzen vermek zorunda olsalar gerek. Bu sebeple birileri, birilerinin kulağını çekmiş midir, meraktayım…

Kardeşlik hukukundan bahsedenler var bir de. Bu konuyu vaktiyle yazmıştım. Tekrarlamaya hacet yok. Ancak yukarda yazdığım hususu tekrarlayayım. Tarla aynı tarla değil, istikamet aynı istikamet değil… Tarlanın yeni halini beğenip beğenmemek herkesin kendi ihtiyarında… Kimse kimseyi yeni hali beğenmeye ya da beğenmemeye icbar edemez.

Waldo sen neden burada değilsin

Eski bakanlarımızdan Ömer Dinçer’in babasının vefatı dolayısıyla cenazeye katılanları itham eden bir medya organının haberi ve haberi veriş tarzı artık ahlakın sıfır noktası olarak tanımlanmayı hak ediyor. (Yoksa sıfırın namütenahi altı mı demeliydim?) Görüşlerine katılıp katılmamak ayrı bir konu ama milyonlarca insanın oyunu almış partileri şer ittifakı olarak nitelemek ne insani, ne ahlaki, ne de İslamidir.

Ben o cenaze namazına ait fotoğrafları görünce nedense İsmet Özel’in “Waldo sen neden burada değilsin” adlı kitabını hatırladım. Bir de Mehmet Ocaktan’ın “Ben de o musalla örgütünün içindeydim” başlıklı ve Akif Beki’nin “Cenaze namazı örgütünü de gördük” başlıklı yazılarını okuyup üzüldüm. Yeri gelmişken söylemekte mahzur yok: Alfa Kitap’tan çıkalı çok olmadı, Ömer Dinçer’in Bilirken Susmak… adlı kitabı okunacak kitaplar listemin ön sıralarında yer alıyor.

Toplumsal müeyyide

Bu tür ahlak dışı davranışlara yasaların yapacağı bir şey yok. Peki, toplumun sağduyu kaynaklı bir müeyyidesi var mı? Yok diyemeyiz yazılı basının toplam satışlarına bakınca… Bulunduğum akademik çevrede insanların gazete ve televizyonlara koyduğu mesafe günden güne artıyor. İnternet medyası ve sosyal medya ise zaten yazılı basının kopyası… Geçenlerde rastladığım önemli bir sivil toplum lideri çoktan beri haber izlemeye gerek duymadığını söylüyordu. Biraz hayretle yüzüne baktığımı hissetmiş olacak ki ‘tecrübeyle sabittir, izlemeyen bir şey kaybetmiyor, izleyen vakit kaybediyor’ dedi. Önemli bir uyarısı vardı, ‘hızla 5 Nisan ‘94  krizine doğru gidiyoruz’ diye. Sonra da şaka yollu ekledi: “Kriz var diyenlere seni zehirlemişler, git AHaber televizyonunu izle, kendine gelirsin diyorum.”

Toplumsal müeyyide geniş bir konu… Detaylı bir şekilde ele almak lazım. 

Neyse, boş verin. Gelin türkü dinleyelim… Hem de Hasan Mutlucan’dan… “Aslı yok yaylasında 1500 koyunum var benim…”

Leave a Comment

shared on wplocker.com