Baş meselemiz eğitim mi yoksa?

Çankaya Üniversitesinde bir cinayete kurban giden Ceren Damar hadisesini sıradan bir olay gibi görecek olursak bu tür olayların sebeplerini teşhis etmek için ele alınması gereken hususlara önem vermediğimiz gibi bir sonuç ortaya çıkar. Kadın cinayetlerini, sağlık mensuplarının yüz yüze kaldığı şiddet olaylarını, trafikte olur olmaz sebeplerle çıkan tartışmalarda öldürülenleri de hesaba kattığımızda toplumsal bir travmayla karşı karşıya olma ihtimalimiz artıyor.

Peki, bu halin sebepleri arasında hangi faktörler var acaba? Toplumsal bir gerginlik ne kadar etkili dersiniz bu tür olayların patlak vermesinde? Nedir bizi bu toplumsal gerginliğe iten hususlar? Bu satırları yazarken bir lise öğrencisinin gitar kutusu içinde okula getirdiği silahla öğretmenini vurduğu haberini okudum. Eskişehir’de öğretim üyelerinin katledilişini de unutmuş değiliz elbette.

Bir önceki yazımın başlığında “Baş meselemiz hukuk mu?” diye bir vurgu vardı. Bir okuyucum itiraz etti buna. “Baş meselemiz eğitim olmalı, olmalı ki adaletsizlikler olmasın” dedi. Haklı galiba. Aslında ben o yazıda eğitimi ihmal etmiş değildim. Kısa vadede bir iki dokunuşla çözülebilecek sorunları sıralamıştım. Yine de içime sinmemiş ve şu cümleyi ilave etmiştim. “Burada bütün sorunlarımızı sayamam, ama detaylara girmeden sade bir şekilde eğitim demeden de yapamam.”

Eğitim sistemimiz çocukları bilgi sahibi yapıyor belki ama irfan sahibi yapamıyor. Lise ve üniversite çağındaki çocuklardan kâmil bir irfana ulaşmalarını beklemek doğru olmaz fakat hiç değilse onlara bunun kıvılcımını da mı gösteremeyiz? Test kitaplarını yumulmak zorunda kalmış bir öğrenciye irfanı, kültürü, saygıyı, kitap okumanın zevkini hangi vakitte aşılayacaksınız? Bu vasıflara sahip öğretmen bulmakta bile güçlük çektiğimiz açık değil mi? Kaç zamandır üniversitede hocalık ediyorum. Meramını dört tane düzgün cümleyle anlatabilecek öğrenci sayısı parmakla gösterilecek kadar az. Hoş, şimdilerde akıllı telefonlar sayesinde cümle kurmaya da ihtiyaç kalmadı kelimeleri tam yazmaya da…

“Asım’ın nesli” nerelerde peki… Onlardan hiç haber yok. Şu hakikati teslim etmek zorundayız. Bu işin çaresi mevcut yapısıyla İmam-Hatip Liseleri değil… Hoyratça tavırlara sahip bir gençlik yetiştiriyoruz. Dar takım elbiseli, çoğu kere göğsü açık bırakan bir beyaz gömlek ve ukalaca tavırlar. Ayaklar masada fotoğraf veren bir milletvekili var, biliyorsunuz. Emir erlerim dediği tipler de yukardaki tanıma uygun. Peki, bu milletvekilini oraya getirenlerin kabahati hiç yok mu dersiniz? Bakmadınız bir kere bu adam nasıl oturur nasıl kalkar diye? Aman yarabbi…

Ceren Damar, bir ahlaksızlığa izin vermediği için katledildi. Kopya bir ahlaksızlık değil mi?  Yoklamada başkasının yerine imza atanların ahlakından bahsedilebilir mi? Kopya konusundan yola çıkarak ahlak meselesini ele aldığım yazı 23 Kasım’da çıktı burada. Vakti olanlara orada Tayyar Altıkulaç Hocanın kopyaya dair anlattıklarını bir daha okumalarını öneririm.

Eğitim mekânını sadece okuldan ibaret gören bir yapıya doğru hızla ilerliyoruz. Bu, eksik ve yanlış bir yaklaşım. Artık eskinin ‘mekteb-i edeb’ hükmündeki dergâhları da yok. Bugünlerin sahte şeyhlerinin mekânları ise benim kastettiğim manadan fersah fersah uzaktalar.  Bir arkadaşımın, sosyal medyada güzel bir mesajı vardı: “Akif’in üçüncü mektep dediği mahallede yetişenler; dostluğu, dayanışmayı, sevmeyi ve sahiplenmeyi öğrenir. Mahallede duyguyla öğrenmek vardır. Mahalle baskısı değil koruyucu bir aidiyet vardır. Semtlerin yeniden mahalleye dönüşmesi AK Parti’nin yeni belediyecilik vizyonu olmalıdır.” Bu temenni güzel ama gönül belediyeciliği ile kutuplaştırma nasıl bir arada olacak, onu anlamak güç.

Toplumda kutuplaştırmayı artırıcı tavırlar da insanların davranışları üzerinde aksi tesir yapıyor. Türkiye’de sık sık seçim atmosferinin hâkim olması bu bakımdan havayı olumsuz etkiliyor. Her seçimi bir beka meselesi olarak gören çift taraflı gruplar işi daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. Şimdi önümüzde yerel seçimler var. Hem iktidar hem muhalefet polarizasyona alabildiğine ateş salıyorlar.

Ak Parti, bundan önce yaptığı gibi kutuplaşmayı arttırarak belki muhafazakâr seçmeni kendi etrafında toplanmaya sevk edebilir, böylece de birçok yerde seçimi kazanır. Ama bu anlayışla gönül belediyeciliğini tesis etmek mümkün değildir.

Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan ‘Gönül Belediyeciliği’ kavramını yerleştirmeye çalışıyor ama Ak Parti’deki genel tutum buna pek uymuyor:

Şayet bir şehirde, gönlünü kazanamadıkları tek bir kişi bırakmışlarsa o şehri baştan sona yeniden inşa etseler dahi vazifelerini layıkıyla yerine getirmiş olmayacaklarını ifade eden Erdoğan, “Bunun için 31 Mart 2019 seçimlerini ‘Gönül Belediyeciliği’ seçimi olarak görüyoruz. Adını böyle koyduk, gönül belediyeciliği. Ne yapacağız? Gönülleri fethedeceğiz. Hizmet gerekli ama yeterli değil. Yeterli olan ne? Gönülleri kazanmak. Biz, gönüller almaya geldik. İnşallah seçim gününe kadar en küçük beldeden, ülkemizin en büyük şehri İstanbul’a kadar her haneye her iş yerine ulaşacak, sıkmadık el, dokunmadık gönül, fethetmedik kalp bırakmayacağız.” diye konuştu.

Hele de vurdulu kırdılı konuşmalara pek meraklı olan ve toplumun ruh sağlığını kanun konusu yapmaya hazırlanan Devlet Bahçeli ile ittifak ettikten sonra Gönül Belediyeciliği nasıl hayat bulacak diye merak etmemek mümkün mü?  Oysa Ceren Damar cinayetlerini önlemenin yollarından biri de toplumu gerginlikten kurtarmak değil midir?

Toplumsal yaralarımız burada saydıklarımdan ibaret değil. Peki, biz hangi ara bu dertlere düştük? Son 16 yılın bu haldeki payını hesaplasak ve soruversek: ‘Biz neyiz ve bu hal neyin nesi?’

Kabul ediyorum: Baş meselemiz eğitim… Fakat orada bir başka sorun daha var: Eğitim meselesini nasıl halledeceğimizi bilmiyoruz… İşte bütün mesele…

Leave a Comment

shared on wplocker.com