İnovasyon çıkmazları

Bir hafta önceki “İnovasyon tembelliği mi, yeni bir inovasyon dalgası mı?” başlıklı yazıma çeşitli çevrelerden ilginç yorumlar geldi. Ancak bu yorumların ortak özelliği bana e-posta yoluyla iletilmesiydi. Niçin yazının altındaki yorumlar bölümüne değil de e-posta adresime yöneldiklerini bilmiyorum bu okuyucuların. Bilmiyorum derken elbette insanların kendilerini koruma içgüdüsünü ihmal ediyor değilim. İsimlerinin, yazdıkları ve yorumları sebebiyle bir takım mahfillerde sakıncalılar listesine dâhil edilmesinden çekiniyorlar. Haklılar…

Bu yorumların bazılarındaki ortak özellik kopya meselesi olarak tezahür ediyor. Şöyle: Bir ürün geliştirmenin zorluğu ortada… Önce parlak bir fikir koyacaksınız masaya. Onun yapılabilirliğini tartışacaksınız. Bu tür müteşebbisler genellikle genç insanlar oluyorlar. Sermaye birikimleri hayli kısıtlı bu cin çocuklar, bazı teşvikler için muhtelif kurumlara geliştirmek istedikleri ürünün projeleriyle başvurmak zorunda kalıyorlar.

Bana gelen mektuplar bu safhada iki hususu öne çıkarıyor.

Birincisi, projeler, daha teşvik meselesi tam sonuca ulaşmadan, kimlerin eline geçiyor ve nasıl oluyorsa prototipiyle bir başka şirket bünyesinde arz-ı endam ediyor.  

İkincisi, bu cin fikirlere sahip küçük şirketler ya büyük şirketler bünyesine katılmaya zorlanıyor ya da büyük şirketlerce satın alınıyor.

 

Benim bildiğim kadarıyla devlet hangi cesamette olursa olsun inovasyon kabiliyeti olanlara destek çıkmak için elinden geleni yapıyor. Bu cümleden olmak üzere bir kanun da çıkmış 2016’nın Şubat ayında: Araştırma ve Geliştirme Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Kanun Ancak kanun çıkarmak yetmiyor, bunun uygulamasında ortaya çıkan sorunları aşacak iradeyi göstermenin bir yolunu bulmak gerekiyor.

 

Bana gelen mektuplardan ilginç bir bölümü aktarayım:

“ Evvelsi yıl bir inovasyon etkinliğinde, TÜBİTAK MAM’dan bir uzmanla sohbette sordu:

 – Hiç devlet desteği, teşvik aldın mı? 

 – Hayır, Ankara, bürokrasisi zihnimde labirent gibi görünüyor, içinde kaybolurum diye korkuyorum demiştim. Cevabı etkileyiciydi

 – Korkmalısın… 

 

İnsanları bu korkudan kurtarmak gerekmez mi? Yukardaki satırları yazan araştırmacı daha sonra şöyle diyor: “Projemi (bunları öngörerek) devlet desteği, teşviki ya da satın almasına muhtaç olmayacak şekilde kurguladım.” Bir başkasının şikâyeti daha da farklı: “Maaş ile çalışan bir birey benim hayal ve düşüncelerimi değerlendiriyor… Adamın tek derdi yanlış bir şey yapmayayım da işimden olmayayım.” Benim bildiğim kadarıyla değerlendirmeleri bilimsel kurullar yapıyor ama böyle bir izlenime yol açan davranış nedir, izah etmek gerekiyor.

Elbette her projenin desteklenebilir mahiyette olması beklenemez. Ama insanların bu teşvikler ve destekler konusundaki korkularını yenmek gerekmiyor mu? Silahlı kuvvetler bünyesindeki bazı vakıf şirketleri ile bazı mahfillerde kredisi bir hayli yüksek özel şirketlerin nasıl korunduğuna dair mektuplardan bahsetmek istemiyorum. Savunma Sanayi alanında yoğunlaşan şikâyetler de, dikkat çekmek istediğim bir başka nokta olarak öne çıkıyor. Elbette inovasyonu sadece savunma sanayi etrafında ele almak gibi bir yanlışa düşülmemelidir. Bu alan mühendislik,  gıda, ilaç, bilişim ve medya gibi pek çok sektörü ilgilendiriyor.

Üniversitelerimizin bu konularda öncülük etmesini beklemek hakkımız olsa gerek. Özgür çalışma ortamı talep etmek de onların hakkı elbette. Önceki yazıda da temas ettiğim gibi bilim adamları Sanayi Bakanı Mustafa Varank’ın gündeme taşıdığı teşvikleri takdir ediyorlar belki ama onlar için özgür ve geleceği belirsiz olmayan bir ortam daha da önemli.

Bu yazı için çalışırken inovasyon konusunda hangi üniversite neler yapıyor merakına da kapıldım. Kurulan çeşitli teknoparkların durumunu da ele almak isterdim. Bu dar zamanda o konuda sağlıklı bir değerlendirme yapma imkanı olmadı ama çok ilginç ve hüzün verici, aynı zamanda niçin bu hallerde olduğumuza dair ipuçları da ortaya koyan bir halle karşılaştım. Dokuz Eylül Üniversitesi vaktiyle bir inovasyon kurulu oluşturmuş. O kurul neler yaptı inovasyon konusunda bilmiyorum ama inovasyon kurulunun internet sitesinde (erişim tarihi, 01.02.2019, saat: 01.53) hala 2010 yılındaki bir etkinlik duyurusunun üzerinde “yeni” ibaresi bir yanıyor, bir sönüyor. Aradan neredeyse 10 yıl geçmiş, ama 2010 yılındaki etkinlik yeni vasfını kaybetmemiş! Ne inovasyon kaygısında olanlar farketmiş bu garabeti ne de Dokuz Eylül Üniversitesi yöneticileri. Bu da inovasyon konusundaki vurdumduymazlığın Dokuz Eylül Üniversitesi adı altında yansıması.

İnovasyon üzerinde ısrarcı olmak gerekiyor. Her ne kadar hukuk sistemimizi evrensel standartlara kavuşturmadan alınabilecek yol olmasa da biz iyi tarafından bakalım ve bir taraftan hukuk ve demokrasi alanındaki eksiklerimizi telafi yoluna gidelim bir taraftan da inovasyon anlayışını sağlam bir zemine oturtmak için gayret edelim.

Hukuk sisteminin inovasyon açısından da ne kadar önemli olduğunu izah babında Daron Acemoğlu’nun “Ulusların Düşüşü – Güç, Refah ve Yoksulluğun Kökenleri” adlı kitabından bir bölümü aktaralım. Ancak bu yazıyı hazırlarken kitap elimin altında olmadığı için ozetkitap.com adlı siteden yararlandığımı söylemeliyim. Biraz uzunca olacak ama buyurun:

 

Nitelikli işgücü, rekabetçi bir piyasa ve adil bir pazarlama ortamı girişimcilerin, işletmelerin gelişmesine imkân tanımalıdır. Örneğin ABD’de, Bill Gates ve Steve Jobs gibi girişimcilerin Bilişim sektöründe dünya çapında başarıya ulaşması bu sayede mümkün olmuştur. Amerikalı pek çok girişimci gibi her ikisi de fikri mülkiyet haklarının korunacağından ve bir diktatörün başa geçip oyunun kurallarını değiştirmeyeceğinden emindi. Ansızın mal varlıklarına el konup hapse atılmayacaklarından, hayatlarının tehdit edilmeyeceğinden de emindiler. /…/ Amerikan toplumunda siyasi güç hem sınırlanmış hem de yeterince dağılmış durumdadır.

Oysaki inovasyon, sürdürülebilir bir ekonomi yaratmak için en önemli gerekliliktir. Nüfusun çoğunluğunun yeteneklerini kullanabileceği inovasyon ve yatırıma olanak sağlayan verimli bir ortam yaratmak için uygulanması gereken politikalar vardır. Yeni fikirlere, yeni insanlara ve yeni teknolojilere açık olmak, ekonomik yaratıcılığı cesaretlendirmek, mülkiyet haklarını güvence altına almak gereklidir. Bunları becerebilen, şeffaf yönetilen; iyi eğitim kurumları, eşit haklar ve toplumsal katılım sağlayabilen özgürlükçü düzenler kalkınmayı sürdürebilir.

İnovasyon konusunda başarılı olmak için önce hukuk ve demokrasi sorunumuzu halletmeliyiz.

Leave a Comment

shared on wplocker.com