Bilge adam Nazif Satoğlu Hakka yürüdü

Bilge adam Nazif Satoğlu Hakka yürüdü

Her insanın hayatı boyunca içinden geçtiği evreler vardır. Benimki de öyle. Doğup büyüdüğüm ve liseyi bitirene kadar yaşadığım Kayseri’den sonra tahsil için gittiğim İstanbul sonrasında hiç aklımda yokken kendimi İzmir’de buldum. Evlenip İzmir’e yerleştim. Eşimin dayıları, benim de annemin halasının çocukları, İzmir’de yaşıyorlardı. İşte bunlardan biri de Nazif Satoğlu idi. 19 Ocak 2024 günü yola çıktı… Hakka doğru…

İzmir’de ben üniversitede çalışıyordum. Evimiz dayılarımızın da oturduğu Akevlerdeydi.

Benim de eşimin de aileleri Kayseri’deydi. Yani biz gurbete çıkmıştık. Eşim Hatice Hanım ilk defa anne ve babasından ayrılıyordu.

Biz bu dönemde Nazif Dayı ve eşi rahmetli Şadan Yengenin büyük desteğini gördük. Onların ilgi ve yakınlığı gurbet duygusunu en aza indirdi. Söylemezsem olmaz, Doktor Dayı dediğimiz Ahmet Satoğlu ve eşi rahmetli Binnaz Yenge de bize her zaman kol kanat gerdi.

Evimizin bulunduğu Akevler sadece bir kooperatif evleri olmanın ötesinde, aynı gayeye hizmet edecek kimseleri bir araya getiren bir oluşumdu. Bu bakımdan Akevler çevresi de bizi sarıp sarmalayan bir yapıdaydı. Akevler camiasında yaşıtlarının Nazif Beyi, kendinden küçüklerin Nazif Bey Amcası herkesin saygı ve sevgisine mazhar olmuş mümtaz bir şahsiyetti.

Akevler oluşumunun mimarlarından ikisi Nazif ve Ahmet Satoğlu kardeşlerdi. Bu iki fedakâr insan yalnız kendine Müslüman olmanın ötesine geçip başkalarına da hizmet aşkıyla Akevler bünyesinde Müslümanca yaşamanın en iyi örneklerini verdiler. Ben üç çocuğumun da yetişmelerinde ve bugünkü fikri yapılarının oluşumunda Akevler ortamının büyük katkısı olduğunu biliyorum. Aynı sitede oturmak, Nazif ve Ahmet dayılarla iç içe olmak demekti. Şadan ve Binnaz yengeler Hatice Hanım’a daima kendi kızları gibi davrandılar. 

Zaman zaman bizlere çocukluktan beri başından geçen hadiseleri anlatırdı Nazif Bey. Ama onun bilmediğimiz taraflarını biz “Hayat Hikayem” adıyla çıkardığı kitaptan öğrendik. Bir araya geldikçe de kitapta anlattığı olayların detaylarını sorduk.

Mehmet Nazif Satoğlu 1927 yılında Kayseri’de doğmuş. Babası Ankara Hukuk fakültesinin ilk öğrencilerinden biriymiş. Fakat birtakım zorluklar devamına mani olmuş. Öğretmen olarak hayata devam zorunda kalmış. Kayseri’deki öğretmenliği sırasında bir haksızlığa yazılı itiraz edince sürgün yemiş. Tuhaf ama sürgün yeri İzmir… İzmir’in o zamanlar Torbalı ilçesine bağlı Doğancılar Köyü. Ulaşmak için dağları aşmak gereken bir köy. Nazif Satoğlu işte o köyde babasının öğrencisi oluyor. Nazif Bey’in sınıf arkadaşlarından Sezai Amca ile ben siyasette iken Doğancılar Köyünün kahvehanesinde buluşmuştum. Güzel bir sohbetimiz olmuş hem İsmail Hocayı hem Nazif Beyi gayet güzel anlatmıştı.  Daha sonra Yeniköy’de ve İzmir’de Kemal Reis okullarında okumuş Nazif Bey.

İkinci cihan harbinin sıkıntılı günlerinde Nazif Satoğlu ortaokul öğrencisidir. Ekmek ve gaz karneye tabidir. Ancak annesi Hacıkadın Hanımın nüfus cüzdanı hala Osmanlı harflerini muhafaza etmektedir. Bu sebeple onun için gaz ve ekmek karnesi verilmemektedir. Tam bu sıralarda karne dağıtımı muhtarlardan alınarak vilayete verilmişti. Vilayette bu işe bakan dairenin başında, sonradan DP döneminde Meclis Başkanlığı yapan Kayserili İbrahim Kirazoğlu vardır. Nazif Beye bir yakını ona gitmesini söyler. Çekine çekine gider, kendisini tanıtır ve durumunu izah eder. Kirazoğlu 15 günlük karne verir annesi için Nazif Beye. 15 gün dolduktan sonra bir daha gider. Bu defa üç günlük vermeye kalkınca reddeder ve geri dönmek için odadan çıkacakken sekiz günlük bir karneye ikna ederler Nazif Beyi. Aslında almak istemez, gururunu incitilmiş hisseder ama sessiz isyanı da Kirazoğlu’nu iknaya yeter.

Ortaokul ve lise yıllarında arkadaşları onun milliyetçi muhafazakâr yapısını fark etmişlerdir. O da zaten bunu saklamak derdinde değildir, bildiği doğruları etrafına anlatmaktan çekinmez.

Dünyada olup bitenleri de o yaşta dikkatle takip eder. İkinci dünya savaşının seyrini izlerken bulunduğu çevredeki insanların Almanlardan yana bir duruşu olduğunu söyler. Bu o zaman için iyi bir gözlemdir. Zaten devlet de ne kadar tarafsız gözükmeye çalışsa da Almanlardan yanadır. Hadiseleri gözlemekte bununla kalmaz, varlık vergisinin verdiği sıkıntıları, Yahudilerin İzmir’den İsrail’e göçlerini de anlatır. Hatta bir ara bir terzi yanında beraber çalıştıkları Yahudi çocuğun da aniden işi terk ederek İsrail’e gittiğini söyler.

Fikri oluşumunun temelini ailenin yapısı belirliyordu elbette. Ama Nazif Satoğlu onun üstüne daha ne kadar koyabilirim kaygısındaydı. Bunu o yıllarda çıkan Büyük Doğu mecmuasını okuyarak temin ediyordu. Ama bakın kitabında bu konuda ne anlatıyor: “Ben liseyi bitirdiğim 1947 senesinde Necip Fazıl Kısakürek’in çıkardığı Büyük Doğu mecmuasını okuyorum diye bir sene sivil polislerce takip edilmiştim. En sonunda şişman bir sivil polise, Hisar caminin kapısında ‘beyefendi, sayemde camiye de giriyorsunuz, sevabınızın bir kısmı da inşallah bana ait olur’ demek suretiyle takip edildiğimi bildiğimi bildirmiş ve bu sayede o şahsın takibinden kurtulmuştum. Belki de böyle yapmakla hata yaptım. Kim bilir onun yerine hangi tanımadığım birini arkama takmışlardı.”

Yüksek tahsil hevesi ile bazı arayışlar sonunda İzmir Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okuluna başlar. Okulun Talebe Derneğinde görev alır. Sesimiz ve Gıdık adlı dergileri çıkarır. Hakkını savunmaktan hiç çekinmez. Bir imtihanda çok iyi kâğıt verdiğine inanır ama beklediği not gelmeyince önce Hoca, sonra okul nezdinde itiraz eder. Bu itiraz sonuç vermez. Zamanın Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’ye cevaplı bir telgraf çeker ve itirazını en yüksek mercide dile getirir. Heyet huzurunda yeniden tetkik ister. Bakan Okul Müdürüne gitmesini, gerekli talimatı verdiğini söyler. Müdür, Hoca ve kendisinin bulunduğu masada kağıtlar açılır, tek bir kağıttaki notu gerçekten düşüktür, ama “Efendim, ben üç kâğıt vermiştim, ikisi nerede” der. Kâğıt tomarı incelenince diğer iki kâğıdın değerlendirilmediği anlaşılır ve yüksek notla başarısını tescil ettirir.

Arkadaşlarıyla bir Konya seyahati sonrası onlardan ayrılarak Kayseri’deki yakınlarını ziyarete gider. Orada Hulusi Amcası ve onun refikası Sare Anne, Nazif Beye halasının kızı Şadan Hanımdan bahsederler ve “senin için münasiptir” derler. Aldırmaz görünür ama bu yolda ilk adım atılmıştır ancak daha vakit vardır. Fakat teklif kalbini titretir, kalbe ateş düşmüştür.

Üniversiteden mezun olmasına az kalmıştır. Talebe Derneği olarak Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki’yi İzmir’e konferansa davet ederler. 1950 yılı Nisan ayında İzmir Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulunun büyük amfisinde konuşur Ahmet Hamdi Akseki. Valiye, merkez komutanına, savcı ve hakimlere, borsa ve odalara davetiyeleri Nazif Bey bizzat elden götürmüştür. İslam Dini başlıklı konferansın bir benzeri yoktur o güne kadar İzmir’de.

Mezun olduktan sonra birkaç yere müracaat eder iş için. Nihayet 1952 yılında Ticaret Bakanlığı bünyesinde pamuk eksperi olarak memuriyete başlar. İlk görev yeri Aydın’ın Koçarlı ilçesidir. İşi pamukları kalitesine göre sınıflandırmak ve balyalara gerekli mühürü vurmaktır. İstismara açık bu işte kimseye tolerans tanımaz. Hakkı neyse onu tayin eder. Bu bakımdan başının derde girdiği de olmuştur. Fakat başlangıçta bir iki hadise olsa da daha sonra onu herkes tanımış ve uygunsuz şeyler teklif edilemeyeceğini öğrenmiştir. Bir keresinde böyle bir teşebbüsü pamuk balyalarının ulaşacağı çırçır fabrikalarına kadar takip ettirmiş ve sahtekarlığı önlemiştir. Başlangıçtaki bu hadiseden sonra da kendisinin tayin ettiği pamuk tipine 25 yıl süreyle bir daha itiraz eden çıkmamıştır. 

15 Mart 1953 tarihinde Şadan Hanımla evlenir. Şadan Hanım, Nazif Beyin halasının dördüncü kızıdır. Yüzbaşı Mahmut Hulusi Satoğlu ile Leyla Satoğlu’nun kızı Şadan Hanım, kız enstitüsü mezunudur. Yüzbaşı Amca Çanakkale’de savaşmış, yaralanınca malulen geri hizmete çekilmiş, uzun yıllar tarih öğretmenliği ve Kayseri’de askeri ambar memurluğu hizmetlerinde bulunmuştur. Şadan gelin, Kayseri gibi büyük bir şehirden Koçarlı gibi küçük bir ilçeye gelmiş ama memnun ve mesuttur. Kendi tabirleriyle “iki gönül bir olunca samanlık seyran olur” demişler.

Nazif Beyle Şadan Hanım ilk üzüntüyü bir ölü doğum sebebiyle yaşarlar ama bunun verdiği sarsıntıyı atlatmayı başarırlar. Daha sonra doğan oğulları da doğduktan kırk gün sonra hastalanır ve vefat eder. Artık aile için İzmir’e taşınmanın yollarını arama vakti gelmiştir. Bu maksatla Ankara’ya giderler ya tayin ya istifanın kabulü mahiyetinde bir dilekçe yazar. Bakanlıktaki tecrübeli bir daire başkanı Nazif Beyle Şadan Hanımı birlikte makamına çağırır, Şadan Hanıma sen İzmir’e git der. Nazif Beye de kısa zamanda İzmir’e tayinini yapacağız diyerek istifasını kabul etmez. Nitekim çok geçmeden İzmir tayini gerçekleşir.

Nazif Beyin bir şair tarafı da var. Şadan Hanımı ara sıra Kayseri’ye gönderiyor ama arkasından şiirler yazarak kalbindeki ateşi soğutmaya çalışıyor: “Yine sevgili masum yarimi gördüm düşümde/ Yine o narin ben vardı güzel yüzünde/ Kalbim her gün onun sevgisi peşinde/ Gönüllerimiz bir, sevgili izinde/// Geceliğini örüyordu elinde/ Annesinin o iki dizi dibinde/ O da yar görmüşe benzer düşünde/ Sorulmaz ki ne yapalım yar izinde/// Bir yanına da almış görümcesini/ O da gelinini görünce unutmuş annesini/ Kıskandım doğrusu o neşelerini/ Gülerek verdiler mektup müjdesini”

Şadan Hanım-Nazif Bey çifti ilk kızları Ayşe Yaşara 1956 yılında kavuşurlar. Hacıkadın Hanımın ahdi vardır, ilk iki bebeği kaybetmenin acısıyla bu bebek kız da olsa erkek de olsa adı Yaşar olacak demişti. 1959 yılında Hümeyra Canan aileyi bir kere daha sevindirir. Arkasından Mevlüde Şenay gelir. Dördüncü evlat Lütfullah Hulusi’dir.

Nazif Beyin hadiseleri değerlendirirken gösterdiği akl-ı selim dikkate değer. İşte 27 Mayıs’a giden yolda CHP’ye bakışı: “CHP’lilerce hakir görülen halk, şakşakçı kadroları hiçbir zaman iş başında görmek istemiyordu. Çünkü Türkiye’de en büyük darbeyi daima hukukçu geçinen CHP’lilerin yaptığına inanıyordu. Laiklik maskesi altında milletin milli ve dini yaşayışı ile çarpışan kökten batıcı, kabuktan solcu, yürekten de İslam düşmanı, İttihat Terakki kalıntısı bir takım sözde seçkinlerin toplandığı CHP’yi hiçbir zaman iktidar yapmamıştı ve yapmayacaktı.”

Akevlerin kuruluşunda ve sonraki faaliyetlerinin hepsinde Nazif Satoğlu hep en önde olmuştur. Faizsiz sistemle çalışan Akevler Kredi ve Yardımlaşma Kooperatifi 126 ortakla 1967 yılında işe koyulurken hem Nazif Satoğlu’nun hem Ahmet Satoğlu’nun isimleri herkes için bir güven ve referans kaynağı olmuştur. Akevler hakkında burada detaya girersek bu yazı bitmez. Merak edenler “Bir sistem arayışının kısa hikayesi” adlı yazımı okuyabilirler. Burada vurgulanması gereken husus, bilhassa Nazif Satoğlu açısından şudur: Nazif Bey çok uzun süre Kooperatifin kayıtlarını tutan bir insandır. İşini çok sağlam yapmıştır. Yıllar sonra müracaat eden herkesin alacağı vereceği kuruşuna kadar defterlerde mevcuttur. Nazif Bey kooperatifin yaşayan hafızasıydı. Bu vasfını daha birkaç sene öncesine kadar muhafaza ediyordu. Kooperatif idaresinde ve muhasebesinde çalışanların her türlü sorununa Nazif Beyin kayıtları ve kendisi yetişirdi.

1969 yılındaki seçimlere Erbakan ve arkadaşlarının bağımsız milletvekili adayı olarak iştirak etmelerini kararlaştıran heyetin İzmir’den iki temsilcisi Süleyman Karagülle ve Nazif Satoğlu’ydu. İzmir’den Ankara’ya giderek yapılan toplantıya iştirak etmişler ve bilindiği gibi o seçimde Erbakan Konya adayı Süleyman Karagülle de Aydın adayı olmuştu. Seçim kampanyasında koşturdu Nazif Bey.

Nazif bey çocuklarının iyi birer tahsil yapması için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış, yeri geldiğinde tasarruf olsun için evden işine, yani Akevlerden Konaktaki işyerine yürüyerek de gitmiştir. Çocukları da bu emeklerin karşılığını vermiş, Yaşar matematik öğretmeni, Canan doktor, Şenay iktisatçı, Hulusi de makina mühendisi olmuştur.

Çocuklarını evlendirip torun sahibi olmanın mutluluğunu da yaşadı Nazif Bey. Dede olmayı pek bir sevmişti. Ona dede diyen ilk çocuk benim oğlum Ali Ekrem oldu. Ondan sonra aramızda kendisini Nazif Dede diye anar olduk. Daha sonra kendi torunlarıyla geçirdi günlerini. Vefat ettiğinde dokuz torun sahibiydi. Kendisini öylesine sevdirmişti ki anne babaları çocuklarına ‘ne isterseniz’ dediğinde ‘dedemi istiyoruz’ cevabı alıyorlardı.

1983 yılında emeklilik hayatı başladı. Emekli oluşunu sistemdeki yolsuzluk ve rüşvetin artışına bağlıyordu. Kendi emri altında çalışan pek çok insan için soruşturma izni vermişti. Ticaret Bakanlığı Standardizasyon Dairesi İzmir Pamuk Baş Eksperi olarak çalışma hayatına nokta koydu.

İnsanın hayattta her arzusu gerçekleşseydi cennet kavramı anlamsız olurdu. Bu, herkes için böyle olduğu gibi Nazif Bey için de böyleydi. O güne kadar belki sıkıntılı ama mutlu geçen günlerine acılar da karıştı. 1985 yılında annesini, 1991 yılında babasını kaybetti. Babasının evi kat karşılığı müteahhide verilmiş ve kendilerine dört daire düşmüştü. Bunların üçü üç kardeşe verilmiş diğer daire ise babası adına Murat Reis camiine vakfedilmişti.

Birtakım acılar yaşadı ama imanı ve ferasetiyle bu güçlüklerin üstesinden gelmeye çalıştı. Eşi Şadan Hanımın hastalığı en büyük darbeyi vurdu. Sekiz yıl kadar süren bu dönemde bazı günler ümidi zirve yaptı bazı günler hüzne büründü. Çocuklarına yazdığı bir mektupta şöyle diyor: “Çektiğim ıstırap ve üzüntülere taş olsa dayanmaz derlerse de bu deyim bence doğru değil. İnsanoğlu inanç ve iradesi ile bu zorlukları da karşılayabiliyor. Çünkü insanlar doğar, yaşar ve ölürler. Bunun Allah’ın kanunu olduğunu düşünmek insanları tekrar hayata bağlıyor. İnsanoğlu inanç ve iradesiyle bunları karşılayabiliyor.”  

Eşine duyduğu özlem onu bir daha şiir yazmaya sevk ediyor. Şadan Hanımın vefatının beşinci ayında, üstelik onun misafir kabul günü olan ayın 8’inde, 8 Kasım 2009’da şöyle sesleniyor: “Seni unutmadım/ Bilmeni istiyorum seni hiç unutmadım/ Kalbimin bir yerinde hala çarpıyor adın/ Gözlerimde hatıran, kalbimde aşkın/ Sen beni bıraksan da ben seni bırakmadım/ Bu beş ay sensiz geçti, inan ben unutmadım/ Günlerim hep acı geçti,  neşeyse uğramadı/ Sen benim ilk göz ağrım ilk sevdam tek aşkımdın/ Sen beni bıraksan da ben seni bırakmadım./

Nazif Satoğlu, yukarıda bahsettiğim kitabından sonra 2017 Nisan ayından başlayarak 2018 Temmuz ayına kadar günlük tutmuş. Bu günlükleri gelini Gülsüm Satoğlu biraz da tatlı bir üstelemeyle yazdırmaya muvaffak olmuş. Söz arasında söyleyeyim, Gülsüm benim siyaset arkadaşımdır, ancak siyasiler ve parti teşkilatı onun kıymetini bilemediler. İşte bu günlükleri çocukları kitap haline getirmiş. “90’lı Yaşlar” adıyla bastırmışlar. Ne var günlüklerde derseniz, şükür var, muhabbet var, öğüt var, tabiat sevgisi var, özlem var, namaz muhabbeti var derim.

Nazif dedenin İzmir’de bize nasıl kol kanat gerdiğini söylemiştim. Bunu bir daha vurgulamak isterim. Üstelik onun bu vasfı sadece bizim için değil herkes için geçerlidir.

Nazif Satoğlu, klasik muhafazakâr aile tipinin biraz daha ötesinde, günün gereklerini iyi kavramış, çocuklarını bu istikamette yönlendirmiş, modern tarza da ayak uydurabilmiş bir kimseydi.

Nazif Satoğlu 19 Ocak 2024 günü 97 yaşında vefat etti. Vefatından altı ay öncesine kadar gayet güzel konuşuyor, kendi ihtiyaçlarını küçük yardımlarla kendisi görebiliyordu. Son zamanlarda biraz kişileri ve olayları karıştırsa da yine de çok iyi durumdaydı. Çocuklarının gösterdiği ihtimam onu memnun ediyor, cuma namazlarına bile gidebiliyordu.

Yeğeni 11’inci cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ben de cenaze namazını kıldım. Allah rahmet eylesin…

Binnaz Satoğlu da ebedi âlemde

İzmir’deki Satoğlu’lar son altı ay içinde iki mümtaz simasını kaybetti. Dr. Ahmet Satoğlu’nun eşi Binnaz Hanım, Nazif Satoğlu’dan altı ay kadar önce, 17 Temmuz 2023 günü vefat etmişti. Hastaydı ama öyle ölümcül bir hastalığı yoktu. Fakat galiba aldığı bazı ilaçlar bağışıklık sistemini zaafa uğratmıştı. Bir ay içinde hayat dolu bir insanın vefatı gerçekten şaşkınlık yaratıyor, üzüntü veriyor.

Binnaz Hanımlarla biz çok uzun süre, yirmi yılı aşkın kapı komşusuyduk. Binnaz Hanımla benim eşim abla kardeş gibiydi. Ahmet Satoğlu hepimiz için Doktor Dayı idi. Binnaz Yengeye benim oğlum küçükken ‘Bingaz Yenge’ derdi, dolayısıyla adı aramızda Bingaz Yengeydi. Her güçlüğümüzde yanımızda bulduk onları. Çocuklarımızı beraber büyüttük. Cömertliklerini ve fedakarlıklarını böyle tahditli bir yerde anlatmak kolay değil. Onun bende kalan sözü ‘hayır, hiç olmaz’ kalıbıydı. Ne zaman bizi davet etse ve biz teşekkür etmeye kalksak ‘hayır, hiç olmaz’ der, her zaman sözünü kabul ettirirdi.

Çocukları, bizim çocuklarımızın hem arkadaşları hem abi ve ablalarıydı. Binnaz Hanım öğretmendi hem kendi çocuklarına hem bizim çocuklarımıza fahri öğretmenlik yaptı. Doktor Dayı ve Binnaz Yenge birer ahlak abidesi olmakla marufturlar.

Binnaz Hanıma rahmet, Doktor Dayıya uzun ömür diliyorum…

Join the discussion

1 Yorum
  • Pek aziz kardeşim Mehmet Bey;
    Ailemizin mümtaz ve muhterem şahsiyetlerinden biri olan. Ve amucası olmaktan gurur duyduğum Mehmet Nazif Satoğlu’nun, vefatı dolayısıyla, büyük bir vukufiyet ve akıcı üslupla kaleme aldığınız makaleyi, hem hüzünlenerek, hem de örnek alınacak yaşantısından dolayı haz duyarak okudum.
    Gösterdiğiniz içten sevgi ve sergilediğiniz vefa örneğinden dolayı, gönülden şükranlarımı sunuyor ve bütün geçmişlerimize, Yüce Mevlamızdan, rahmet ve mağfiret niyaz ediyorum.
    Selam, sevgi ve saygılar sunuyorum, sevgili kardeşim… a.s.