Evet-hayır oyunu değil, evet-hayır kavgası hiç değil…

Anayasa değişikliğini oylamaya hazırlanıyoruz. Oylanacak olan anayasa değişikliği ama tartışmalar bu değişikliklerin neler olduğu ve neler getireceğinden çok başka hususlar üzerinde yoğunlaşıyor.

Rejim değişikliğine gidiliyor” diyenler, “ne oluyor da rejim değişiyor” sorusunu açıkta bırakıyorlar ve sözlü sınavdaki kurnaz öğrenci taktiği ile konuyu başka alanlara çekiyorlar.

Bu sadece bir referandum değil, var olma yok olma oylaması, bir bağımsızlık savaşı” diyenleri dinlediğinizde de benzer bir durum hâsıl oluyor. Gerekçeler iddiaları haklı çıkarmaktan çok uzak…

Kimileri değişikliklere karşı çıkarken sadece Tayyip Erdoğan eksenli düşündüklerini çok açık ediyorlar. Tıpkı değişiklileri onaylayan kimilerinin de “Tayyip Erdoğan varsa sorun yok” anlayışını önceledikleri gibi… Tayyip Erdoğan’a ve Ak Parti’ye yapılmış büyük bir haksızlık bu…

Değişikleri onaylayanların demokrasi anlayışlarının kıt olduğunu söylemek de yanlış, karşı çıkanların 15 Temmuz’u tasvip ettiklerini ya da teröre destek vermiş olacaklarını dile getirmek de…

Bir defa evet diyen herkesin mülahazası aynı değil. İnsanlar kendilerince önemli buldukları hususları bu değişiklikler içerisinde görmüş ve evet kararı vermiş olamazlar mı? Karşı çıkanların da hepsi aynı gerekçeye istinat ediyor değil. Ak Parti’yi bu ülkenin geleceği için elzem görenler var. Tayyip Erdoğan’ın yaptığı hizmetleri samimiyete takdir edenler var. Sıfırdan bir anayasa için çırpınanlar var. Ama bütün bu takdir duygularına rağmen bu değişiklikleri içlerine sindiremeyenler ve Ak Parti’nin geleceği için uygun bulmayanlar da var.

Tartışmaların çığırından çıkmasına çanak tutan amigolara ne demeli… Ak Parti’nin geçtiği yollarda hiç beraber adım atmayanlar, bir kere olsun beraber yürümeyenler var ya, ömürlerini bu yola adamış olanlara musallat olmuyorlar mı, insanın çıldırası geliyor. Bazen kendi kendine çimdik atıp ben neredeyim duygusuna kapılanların varlığını biliyorum. Onların anlamadığı şey, insanlıktan nasibi olmayan bu zavallıların nasıl ortaya çıktığı ve niçin edebe davet için kudret sahiplerinin bir gayret göstermediği hususudur.

Bu nokta önemli… Türkiye’yi bu noktaya getiren, kutuplaştırmayı alabildiğine artıran, sloganlarla yazıp çizeni el üstünde tutan, olması gerekeni söyleyeni katiyen dinlemeyen, kuru gürültü ile tartışılamayan bir ülke yaratan anlayış nereden besleniyor. Hangi kültür bizi bu açmaza sürüklüyor. İnsanların birbirini dinlemediği, sadece bağırıp çağırdığı bu vasat bize nereden musallat oldu?

Geçtiğimiz hafta Foreign Affairs dergisinde bana ilginç gelen bir yazı vardı. Yazı “Amerika uzmanlığa olan güveni nasıl kaybetti?- Ve bu niçin çok büyük bir problem?” başlığını taşıyordu. İnternetten elde edilen bilgi kırıntılarıyla fikir serdetmenin ve karar vermenin tehlikeleri bu yazının ele aldığı birkaç husustan sadece biri.  Bu uzun yazıyı özetlemek gerekmez ama bugün Ak Parti davasının nereden başlayıp nasıl geliştiğini bilmeyenlerin ortalığı kasıp kavurduğuna bakınca sloganizmin tehlikelerini görmemek olmuyor.

Bu yazının girişinde 2014 yılında Rusların Kırım’ı ilhakı sonrasında Amerikalı seçmenlerle yapılan bir anketin sonuçlarından bahsediliyor. Ancak altı seçmenden birinin nerede olduğunu bilebildiği Ukrayna’ya, Amerikan müdahalesini gerekli gören Cumhuriyetçi ve Demokrat seçmenlere ilişkin ilginç değerlendirmeler var. Daha da ilginç hususlar Kırım’ın işgalinden bir yıl sonra Amerika’nın, Agrabah’ı  bombalamasını destekleyip desteklemedikleri sorusuna seçmenlerin verdiği cevaplarda yatıyor. Cumhuriyetçilerin yaklaşık %33’ü destekliyor, %13’ü desteklemiyor. Demokratlarda durum tersi… %36 desteklemiyor, %19 destekliyor. Bu durumu Demokratlar, Cumhuriyetçilerin saldırgan tabiatına yoruyorlar. Agrabah’ın 1992 yapımı bir Disney filmi olan Alaaddin’deki hayali bir ülke olduğunu not edelim. Bilmeden, anlamadan hüküm verenlere dair iyi bir örnek…

 

resAk Parti hükümetlerinde bakanlık da yapan Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın yeni çıkan kitabı “Siyasetin Aynasında Kültür ve Medeniyet”, içine düşmekte olduğumuz bu kutuplaşma ve çekişmenin sebeplerini kültürel boyutuyla izah ediyor mu, bilemiyorum. Uzun süredir masamdaydı bu kitap. Şu aralar mesleki meşguliyetimden dolayı başlayamamıştım okumaya.

Düzensiz bir okuma olmasın, rahat bir zamanda okuyayım demiştim ama referanduma giden ortamın verdiği huzursuzluğun sebeplerini bulabilir miyim ümidiyle kendimi bu kitabın sayfalarına bıraktım. Siyasetin aynasında bugünkü çatışmacı ortamın akislerini görecek miydim? Henüz bitmedi bu kitap.  Sorunun cevabını kitabı bitirince yazmaya niyetliyim. Sanıyorum, işin kültür ve medeniyet boyutunu kavramadan ve gerekli adımları atmadan kutuplaşmadan kurtulamayacağız. Demokratik bir anlayışa kavuşmak ve uzmanlığa değer vermek de aynı kavrayışa muhtaç…

Bu noktada iki hatırlatma yapmakta yarar var. Nasıl oldu da İngilizler, bir Müslümanı, Sadık Han’ı Londra Belediye Başkanı olarak seçtiler. Bu hangi demokrasi anlayışı acaba? Bu konuda bir kutuplaşma yaşandı mı Londra’da, ben hatırlamıyorum.

İkincisi şu: Amerika’da Demokratların başına bir Müslüman seçilmek üzere… Henüz sonuçlanmadı. Olsun. Bu kadar önemli bir yarışta favorilerden biri olarak gösterilmek bile önemli. Bu da demokrasi anlayışı…

Eğer denge ve denetleme mekanizmaları olmasa, ne Londra’da ne de Amerika’da böyle sonuçlar görmek mümkün olur.

Amerika’da Trump’a göçmen meselesi sebebiyle bayrak açan üniversitelerin hangi kültüre istinat ettiği incelemeye değmez mi? Denetleme ve denge mekanizmaları çok çeşitli biçimlerde çalışıyor galiba…

Bizim beslendiğimiz kaynaklarda da önemli denge ve denetleme… Hz. Ömer’e “yanlışa düşersen seni kılıçlarımızla düzeltiriz” diyecek arkadaşlardan mahrum bugünün yöneticileri. Kılıç o gün için geçerli, bugünün kılıcı konuşmak, yazmak, söylemek, anlatmak… Kimsenin kınamasına aldırmadan…

Denge ve denetleme bu referandumun en çok tartışılan tarafı… Ak Parti bu konuyu daha çok açıklamalı ve tereddütleri gidermeli…

 

Leave a Comment

shared on wplocker.com