Kâtip Çelebi’de Galip Çelebi’nin başına gelenler…

Son günlerde internette dolaşan bir video var. “Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz” diye bitiyor. Akademik âlemde bunun iki örneği var şu sıralar gözümüze çarpan. TÜBİTAK eski Başkanı Prof. Yücel Altunbaşak ve İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Rektörü Prof. Galip Akhan.

 

İkisinin başına da benzer tipte çorap örmeye kalktılar. İkisini de baskı ile istifaya zorladılar. İkisini de istifa sonrası akademik âlemden ve toplum sosyolojisinden habersiz savcıların önüne sürdüler. Galip Hocanın ifadesine başvuruldu ve tutuklanmasını bekleyenler hayal kırıklığına uğradı.

 

Prof. Yücel Altunbaşak, bir önceki yazıda zikrettiğim tersine beyin göçü örneklerinden biriydi. Amerika’daki çok iyi konumunu terk etmiş ve Türkiye’ye gelmişti. Oradaki patentlerine Türkiye’de yenilerini katmak istiyordu. TÜBİTAK’da bu aşkla çalışırken önce istifaya zorlandı. Sonra savcı ifadeye çağırdı, denetimli serbestlikle hapisten kurtuldu. İddianame hazırlanması neredeyse bir yıl sürdü. 15 Temmuz ihanetinden sonra tutuklandı. 10 ay kadar yattı ve nihayet bir ay kadar önce tahliye edildi. İddianamede öne sürülen FETÖ’cü kadrolaşma iddialarının hiçbirinin doğru olmadığını gösteren belgeler, savcı ve hâkimlerde başka kaygılar öne çıktığından uzun süre görmezden gelindi. Şimdi seyahat hürriyetinden mahrum bu Hocanın ne yaptığını soran bile yok… Ömründe FETÖ ile hiçbir irtibatı olmayan bir kişiyi FETÖ’cü diye yargılamak bizim bu mücadeleyi yanlış bir strateji içinde götürdüğümüzün en açık delili olsa gerek… Cumhurbaşkanımız, parlak beyinlere sahip olamıyoruz demişti ya, işte müşahhas örneği… Şimdi o Fuzuli’yi anıyor olmalı: “Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge,/ Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı”.

 

Prof. Galip Akhan, 2003 yılında İzmir Yeşilyurt Devlet Hastanesine başhekim olarak atandı. Hastanenin o zamanki perişan halini en iyi dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ bilir. Yedi sene içinde bu hastanenin nasıl bir düzene girdiğine ve kapasitesinin nasıl arttığına da bütün İzmir şahittir. Bu işlerin başında Galip Bey vardı.

 

İzmir milletvekiliydim o sıralar. Galip Hoca bir gün bana şöyle dedi: “Hastanede çalışan çok sayıda akademik kariyer sahibi arkadaşımız var. Acaba İzmir’de bir Sağlık Bilimleri Üniversitesi kurulabilir mi?” Fizibilite raporu benzeri bir çalışma olursa konuyu ilgili bakanlara ve başbakana iletebileceğimizi söyledim. Arkadaşlarıyla birlikte uzun uzun çalıştılar. Sonunda hükümet sadece İzmir’de olmaz dedi ve beş yerde daha benzer üniversite kurulmasına karar verdi. Bunların içine Abdullah Gül Üniversitesi de dâhil edilerek 2010 yılında yedi üniversitenin kuruluş kanunu çıktı. İzmir Kâtip Çelebi, Yıldırım Beyazıt, Bursa Teknik, Erzurum Teknik, Konya ve İstanbul Medeniyet Üniversiteleri kuruldu ancak bunların ilk adımını atan Galip Akhan’dır.

 

Üniversitenin adı üzerinde de tartışmalar oldu. Ömrünü kitap peşinde geçiren, her türlü ilimle uğraşan ve devrinin padişahına bütçe açığı ve benzeri konularda raporlar sunan, 48 yıllık ömrüne pek çok eser sığdıran Kâtip Çelebi’nin adını bir üniversiteye vermenin yerinde olacağı hükme bağlandı. Bu teklifi destekleyen zamanın Milli Eğitim Bakanı Nimet Baş’a bir kere daha teşekkür edelim.

 

Bir üniversite kurulacağı haberi bütün İzmir’i harekete geçirdi. Her ilçe yer tahsis etme yarışına girdi. O zaman Ak Parti teşkilatında çalışan Hami Karacan ve birkaç arkadaş bana ısrarla âtıl durumdaki Çiğli Yaprak Tütün İşletmesini gezdirmek istediler. Gittim, gördüm ama o kadar perişan bir haldeydi ki bu hurdalıkla nasıl uğraşılır gibi tereddütler içimi kemiriyordu. Üniversite kuruldu, Galip Bey kurucu rektör olarak atandı ve görüldü ki Çiğli’deki Yaprak Tütün İşletmesi üniversite için en uygun yer.

 

İşte bu hurdalık yerin üniversiteye tahsisi için Galip Akhan, ben ve o zamanın İzmir valisi Cahit Kıraç, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’i ikna etmeyi başardık. O da bütçeden nakit çıkana kadar burayı tahsis etmek uygun diye düşündü. Maliyenin gözünde burası büyük bir arsadan ibaretti.

 

Üniversite bugün pırıl pırıl binaları ve çevre düzenlemesi ile örnek bir kampüs hüviyetinde.  Eski haliyle mukayese edebilenler ne muazzam bir iş başarıldığını daha iyi anlayacaktır.  Bizde hazıra konmak isteyen çok insan olur. Çile çekmeden oluşa ermek kolaydır her zaman. Galip Bey bütün bunları başarmış bir şahsiyettir. Devletin parasıyla değil mi, yapılır elbette diyecekler olacaktır. Onlara devletin verdiği bütçeyi harcayamayan ve yerinde sayan nice üniversite ve rektör olduğunu hatırlatmam gerekir.

 

Bunları anlatmamın sebebi üniversitenin, kuruluşundan bu tarafa hangi safhalardan geçtiğinin bilinmesi içindir. Aksi takdirde bugünkü modern kampüsün önceden mevcut olduğu zehabına kapılanlar olabilir. Galip Bey, istifa sonrası yaptığı açıklamada bunları şöyle özetlemiş: “Kuruluşundan bugüne kadar geçen 7 yıllık sürede İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi 13 fakültede yaklaşık 850 öğretim elemanı ile 13.500 öğrencisine öğrenim imkânı sunan orta ölçekli bir üniversite konumuna yükseldi. Kapalı alanı 150.000 m2‘ye ulaşan üniversite yerleşkemizde öğretim, araştırma ve sosyal etkinlikler için her türlü imkân sağlanmış oldu.”

 

Gelelim akademik yapılanmaya. Ben şahsen Galip Hocaya büyümekte acele etmeyin dedim. Yavaş ve sağlıklı büyümek sıradan bir üniversite olmanın ötesinde özellikler kazandırır size diye konuştum. Fakat gerek YÖK’ün baskısı gerek diğer faktörler buna imkân vermedi. Böyle olunca kadroyu genişletmek icap etti. Galip Bey çok munis, yumuşak huylu bir şahsiyettir. Onun için de ben zaman zaman ona Galip Çelebi derim. Öğretim üyesi ve idari personel konusunda idealindeki adımları değil halin gerektirdiği adımları atmak zorunda kaldı. Çok çeşitli çevrelerden kendisine isimler önerildi. Bunların önemli bir kısmı zaten bir devlet kurumunda çalışan kimselerdi. Elbette bunların içinde her yapıdan insan vardı. Bugün FETÖ dediğimiz yapı ile irtibatı olanlar da mevcuttu. Ancak o günün şartlarını ve bu tiplerin araya referans diye çoğu siyasiler olmak üzere kimleri koyduğunu düşünürseniz durumun ne kadar zor olduğunu kavrarsınız. Aklını ve iradesini bir başkasına teslim etmiş olanlar için üzülecek halimiz yok. 15 Temmuz ihanetinden sonra bu tipleri ayıklamak için Genel Sekreter Nurettin Memur ile birlikte ne kadar titiz bir çalışma yürüttüklerine şahidim. Devletin diğer kurumlarının da bu titizliği ve yardımı teşekkürle karşıladıklarını biliyorum. O yapı ile irtibatı olanların referansları da bildiğim kadarıyla Hocada mahfuz. Hatta bu tipler için 17-25 Aralık sonrası bile önemli siyasi figürler devreye girdi fakat Hoca direndi.

 

Peki, ne oldu da Galip Hoca’nın başına bu iş geldi? İstifanın normal olmadığını sanırım herkes kavramıştır. Hükümet yetkililerimiz isimsiz ihbar mektuplarına itibar edilmeyecek dediği halde YÖK 15 Temmuz 2016’dan hemen sonra yazılan bir ihbar mektubunu esas tutarak Galip Bey hakkında bir soruşturma hazırlığına girişmiştir. Ayrıca savcıların Üniversite üzerinde kurduğu baskı da bilinmektedir.

 

Şimdi YÖK’ün soruşturması hangi iddialar üzerine tesis ediliyor, bilmiyorum. Fakat imzasız ihbar mektuplarına itibar ediliyorsa yazıktır. Üstelik iddia sahipleriyle görüşülüp doğru söylediklerine dair belge ya da yemin talep edilmiyorsa ve mücerret iddialar üzerinden soruşturma yürütülüyorsa sağlıklı bir iş yapılmış olmaz. Eninde sonunda bu soruşturmalara esas iddialar ortaya dökülür ve kimlerin konuya nasıl yaklaştığı tartışılır.

 

Maalesef yargı gözünün değdiği herkesi sanık sandalyesine oturtma gibi tuhaf bir tutum içine girmiştir. Burada HSK’nın sorumluluğu da göz ardı edilecek gibi değildir. Bazı tahliye ve takipsizlik kararlarının hâkimlerin yer değiştirmesine sebep olduğuna dair duyumlar gittikçe daha sık kulağımıza gelmektedir. Eğer bu ülkede hukuk hakkıyla gözetilmiyorsa FETÖ ile mücadele sözde kalacak demektir. Önemli olan FETÖ zihniyetiyle mücadeledir.

 

Bu olaylar bazı sorunlarımızın ne kadar derinde olduğuna da işaret ediyor. Kendi ikbali için başkalarına iftira atan bir öğretim üyesini hangi sıfatla analım burada? “Galip Hoca Amerika’ya gitmişti, New York civarındaki üniversiteleri de gezdi. Pensilvanya oraya yakın, o halde FETÖ liderini de ziyaret etmiştir” şeklinde bir ihbarda bulunanı ve bunu ciddiye alanları nasıl tavsif edelim?

 

Galip Beyin ömrü boyunca bu yapı ile zerre kadar ilgisi olmamıştır. Ailesini, yetiştiği ortamı, çalıştığı kişileri bilenler hakkı teslim edeceklerdir. Burada sözü Galip Çelebi’ye bırakalım: “Tüm yaşamım boyunca hiçbir biçimde ilişkim veya yakınlığım olmayan bu hain örgütle beni ilişkilendirmeyi kendi çıkarlarına ve ahlak anlayışlarına uygun bulanların iftiralarının Yüksek Öğretim Kurumu’nun hakkımda soruşturma açmasına neden olduğunu öğrenmiş bulunuyorum…”

 

Burada önemli bir hususu vurgulamak gerekiyor. İhbarları asılsız çıkanların yaptıkları yanlarına kâr mı kalacak? Şahsen ben bunları teker teker teşhir etmek için elimden geleni yapacağım. Zaten bir kısmını tespit etmek üzereyim. Yalan yanlış haberleri gerçekmiş gibi sunanların ahlaki sefaletlerini zikretmeye bile değmez. Kendi koltuk sahibi olamayınca önüne geleni FETÖ’cü ilan eden sapıklara ise diyecek hiçbir şeyim yok.

 

Eğer bu istifada siyasilerin de bir dahli varsa üzüntü katlanır. Zira aslı arası olmayan ihbarlara itibar etmeyin diyecek yerde “dosya var” lafını içeriğini tetkik etmeden ciddiye alıyorlarsa durum içler acısı demektir. YÖK zaten inisiyatif kullanma gibi bir hasleti çoktandır terk etmiş durumda.

 

İstifadan hemen sonra savcının ifade için davetinde bir gariplik yok mu? Niyeti tutuklama talebiyle mahkemeye sevkti belli ki. Fakat bunu denetimli serbestliğe dönüştürmüş. Mahkeme de denetime bile gerek görmeden serbest bırakmış. Şimdi bakalım ortaya bir iddianame çıkacak mı? O iddianame yine asılsız ve mantık dışı hususlardan mı ibaret olacak?

 

Yapılan bunca hizmeti bir kalemde silip bu fedakâr insanları bir terör örgütünün üyesi ilan etmek öyle kolay olmamalı…

 

Galip Çelebi de Şeyh Galip okuyor olmalı şu sıralar: “Gam defterinin tamamı yok mu?/ İnsafın o yerde nâmı yok mu?”

Leave a Comment

shared on wplocker.com