AR-GE anlayışımızda bir yanlışlık mı var yoksa?

Akıllı telefonlardaki mesaj gruplarında ilginç tartışmalar cereyan ediyor. Güncel konular kadar geçmişte onlarca kez tartışılmış hususlar da hala bir çok kimsenin ilgi alanında. Son örneği gazoz ve benzeri gazlı iceceklerdeki alkol miktarları. TÜBİTAK ve ar-ge stratejimiz de bir başka tartışma konusuydu. Kurban bayramı dolayısıyla et üretim ve tüketimi de benim izlediğim mesaj gruplarında bir hayli ilgi cezbetti.

TÜBİTAK ve ar-ge en çok tartışılan konuların başında geliyordu. İlayda Şamilgil bundan beş yıl önce “Sıvılardaki Su Oranını Mıknatısla Ölçebilen Ucuz, Hızlı ve Taşınabilir Bir Sistem” adlı projeyle katıldığı TÜBİTAK yarışmasında dereceye giremiyor.  Ancak aynı projeyle katıldığı “Nobel Fizik Ödülü’ne Doğru İlk Adım” adlı uluslararası yarışmada başarıyı yakalıyor ve birinci oluyor. Bu durumu henüz fark edenler, Hz. İsa’yı yahudilerin öldürdüğünü duyar duymaz sokağa fırlayıp rastladığı ilk yahudinin boğazına sarılan yeniçerinin hesabınca TÜBİTAK`ı yerden yere vuruyorlar, ama ne vuruş…

İşin ilginç yanı bu tartışmalara katılanların pek çoğu Ak Partili olarak bilinen şahsiyetler. Ondan daha da ilginci bu arkadaşların yukarda sıraladığım konularda hiç çekinmeden mevcut uygulamalara ağır eleştiriler getirmeleri.

İşte size birkaç örnek. İlki şu: “Bu Tübitak Türkiye dışında başka bir ülkede mi faaliyet gösteriyor? İktidar bizim iktidarımız değil mi yoksa? Yönetici ve karar makamında bulunanları başkaları mı atadı?”

 Bakın bir başkası ne kadar öfkelenmiş: “TÜBİTAK kaybedilmiş bir kurumdur Bunu anlatamadık. Yeni bakanın da anlaması mümkün değildir.”

 Yeniden yapılanma arzusu da baskin: “Yeni dönemin ve geleceğin daha güzel, daha verimli ve daha da uzun süreli bir iktidar için kendimizi, fikirlerimizi, uygulamalarımızı, atamalarımızı, kararlarımızı devamlılık arzedecek şekilde öz eleştiriye ve tavsiyeye uyarak ‘muhasebeye’ tabi tutmalıyız.”

 Meselenin can alıcı noktasına temas edenler de var: “AR-GE Projeleri için paneller kuruluyor ve hibeler bu panellerde uygun görülen projelere aktarılıyor. Milyarlarca liralık hibelerden bahsediyoruz. Her şey buraya kadar güzel. Peki bu projelerin ticarileşme oranı hakkında bilgimiz var mı?

 Kötümser arkadaşlarımız da mevcut. Onlar işi şakaya vurmaya kadar vardırıyorlar: “Bütün bu dertlerimizin bir çözümü var tabii. İzninizle arz edeyim. Projemin adı: 100 JAPON PROJESİ. Devletin en tepesinden aşağıya 100 Japon Profesyonelini yerleştiriyorsunuz. Maaş+prim hesabıyla ve ölçülebilir başarı kriterleriyle çalıştırıyorsunuz. Dert ve sıkıntılar otomatikman sona eriyor. Max. 1 yıl içinde örnek bir ülke oluyorsunuz. Nasıl projem? İster şaka, ister gerçek değerlendirin. Ama lütfen üzerinde bir düşünün. Var mı başka çaremiz?”

Konu ister istemez araştırma-geliştirme stratejilerimizi tartışmaya açıyor. Burada bir hakikati teslim etmemiz gerekiyor. Ak Parti Hükümetleri ar-ge bütçelerini artırmak için gerekli iradeyi gösterdiler. Ancak bu bütçelerin verimli kullanılıp kullanılmadığını denetleyecek mekanizmalara sahip olduğumuzu söylemek zor. Verimli kullanmaktan kasıt, ar-ge desteklerinin katma değeri yüksek ürünlere dönüşmesi ve bunların ticarileşmesi olsa gerek.

Ar-ge desteklerinin ekonomi üzerindeki olumlu etkilerini burada uzun uzadıya ele alacak değilim. Konuyla ilgilenenler için bir önerim var ama. Serdar Altay, Finans Gündem  adlı internet sitesinde “1.5 milyar dolarlık Ar-Ge dünyasında Türkiye nerede?” başlıklı yazısında meseleye ışık tutuyor. Bu yazıdan şu hususu dikkatlere sunmak iyi olur diye düşünüyorum:

”Öte yandan, OECD verileri incelendiğinde, Ar-Ge yatırımı yapan 42 ülkenin Ar-Ge harcamalarına yönelik sonuçlar aşağıdaki gibidir;

2016 yılı itibarıyla söz konusu 42 ülkenin Ar-Ge harcamaları toplam 1 milyar 646 milyon USD olup, ilk 10 ülkenin Ar-Ge harcaması 1 milyar 400 milyon USD’dir ve 42 ülke içindeki toplam harcamanın %86’sını oluşturmaktadır.

 ABD %28 ve Çin %25 oranları ile toplam 1 milyar 646 milyon USD Ar-Ge harcamasının yüzde 53’ünü gerçekleştirmektedir. 

 Türkiye, 42 ülke içerisinde Ar-Ge harcama büyüklüğü dikkate alındığında 18 milyar 300 milyon USD (2016 yılı satınalma gücü paritesi: 1 USD=1,34 TL) ile 14. sırada yer almaktadır. OECD’nin Bilim, Sanayi ve Teknoloji Skorları- Türkiye’de Dijital Dönüşüm isimli raporunda, Türkiye’de Ar-Ge faaliyetleri için hükümet bütçesinin 2008’den bu yana yaklaşık %80 artığı belirtilmektedir.”

Buradaki 1 USD=1.34 TL hesabını bugünkü pariteleri göz önüne alarak isterseniz siz yeniden yapabilirsiniz.

Şimdi birkaç noktaya parmak basmak istiyorum.

Bir önceki yazıda da kısaca değinmiştim. Zorluklarımızı meydan okuyarak aşmak için güçlü bir ekonomik yapıya sahip olmamız şart. Bunun için de bir an önce inşaata dayalı büyümeyi üretime dayalı büyümeyle değiştirmek durumundayız. Özellikle katma degeri yuksek ürünlere olan ihtiyacımızı akılda tutmak zorundayız. Aksi takdirde meydan okumanın bir anlamı kalmaz. Ezan, bayrak, vatan edebiyatı bir yere kadar yarar sağlar. Sonra… Bir nokta daha: Günümüzün şartları yuksek teknoloji eseri ürünler için uluslararası işbirliklerini zaruri kılıyor. Eğer yerli üretim, yerli mali yurdun mali söylemlerine kendimizi kaptırırsak doğru yolu bulamayız. Önemli olan işbirliği protokollerinde inisiyatifi koruyacak maddelerin varlığına dikkat etmektir.

Burada Ak Parti’deki genel baskan yardımcılıklarının fonksiyonu üzerinde de durmak gerekiyor. Büyük kongre sonrası bu daha da önem kazanıyor. Bu birimler Ak Parti’nin uzun vadeli görüşlerinin yoğurulduğu yerler olmalıdır. Fazla detaya girmek için burası uygun değil. Bu yazının muhtevası içinde olduğu için şu kadarını söyleyebiliriz: Ekonomi ve ar-ge birim başkanlıkları bu anlamda hangi faaliyetlerin içerisinde, bilmiyorum. Ancak mesela ar-ge görevlendirmesinin adama iş kaygısıyla yapıldığı çok açık. Üstünkörü bir hukuk geçmişi olan birisinin bu birimde bir şey üreteceğini sanan yoktur herhalde. O halde burada ar-ge için bir önemsememe hali mi var yoksa diye geçiyor insanın aklından. Bu göreve getirilen kişiden ‘bana uygun degil’ demesini beklemek bugüne kadarki tavırlarına bakınca, safdillik olur. Turkiye henüz bu olgunlukla tanışmadı. Ne iş olursa yaparım zihniyeti devam ediyor. Liyakat, yerini körü körüne sadakate bırakmamalıdır. Ak Parti’de genel başkan yardımcıları, Genel Başkanın özel kalemi olmadıklarını, ondan emir gelmedikçe hiç bir şey yapmama huylarından vaz geçmeleri gerektiğini anlamak zorundadırlar.

Sanayi ve Teknoloji Bakanı’nın gayretlerini duyuyoruz. Yüksek Teknoloji gerektiren ürünler için muhtelif teşvikler ve düzenlemeler yapmak amacıyla çırpınıyor. Kim yardımcı olmalı ona ilk önce? Evet, Partinin ilgili birimi… Peki, orada böyle bir birikim ve kapasite var mı?

Aynı şekilde ekonomi birim başkanlığına da düşen çok görev var. Bu yazıyı hazırlarken dolar 6.70’e merdiven dayamıştı. Hiç mi söyleyecek bir şeyi yok Partideki ilgili arkadaşlarımızın? Hiç değilse güven kaybının sebebini araştırsalar? Yoksa bizim bilmediğimiz başka şeyler mi söz konusu? Cumhurbaşkanımız faizsiz banka diye çırpınıyor. Ak Parti ekonomi birimi bu konuyu çalışsa olmaz mı?

Katma değeri yüksek ürün elde etmek için başka ön şartlar da var. Her şeyden önce üniversitelerde lisansüstü çalışmalarını ciddi olarak yeniden ele almak gerekiyor. Bu ürünler için uzun bir ar-ge sürecine ihtiyaç var. Özgür bir ortam işin olmazsa olmazı… Unutmayalım ki son zamanlarda Türkiye’den çok sayıda araştırmacı gözünü yurt dışına dikmiş vaziyette. Gidenlerin ne kadar çok olduğunu duydukça üzülüyor insan. Bir başka sorun üniversitelerde bulunan yabancı araştırmacıların da birer birer Türkiye’den çıkmaya çalışması.  

Üniversitelerimiz ilk 500’de yer bulmakta zorlanıyor. Bu sıralamada sıçramadan ar-ge konusunda başarılı olmak zor olmayacak mı? Bir zamanlar Türkiye ihracatının bir kilosundan bir Euro, Almanya beş Euro kazanıyordu. Şimdi durum nedir acaba?

Niyazi-Mısri ile bitirelim:

“Ey Niyazi katremiz deryaya saldık biz bugün/ Katre nice anlasın umman olan anlar bizi”

Leave a Comment

shared on wplocker.com