Ahlak… Her alanın en büyük meselesi…

‘Siyasetin tek limanı ahlaktır’ diye bir söz var. Ülkemizde bunun dört dörtlük bir örneğini görmedik. Bu gidişle pek göreceğimiz de yok. Bir temenniden ibaret kalacakmış gibi duruyor. Üstelik tek liman olma hususiyeti sadece siyaset için değil pek çok alan için de geçerli olmalı. Tabii siyasetteki durum neyse diğer alanlardaki de üç aşağı beş yukarı aynı.

Ahlak için bir kategorizasyon mümkün mü, bilmiyorum. Aklımıza gelenleri sayabiliriz. Ticari ahlak, siyasi ahlak, akademik ahlak, entelektüel ahlak… Sonuncusunu genellikle fikir namus ve haysiyeti diye niteleyenler de var.

Ahlak kavramını etik değerler olarak karşılamaya çalışanların bir kısmı ahlak kavramındaki dini muhtevadan uzak durmaya gayret ederken bir kısmı dini değerleri korumak kastıyla ahlak yerine etik kelimesini tercih etmek durumunda kalıyorlar.

Bana bunları yazdıran amil geçenlerde okuduğum bir haber oldu. Maraş’ta bir okulun öğrencileri öğretmenleri olmadan sınava giriyorlarmış. Bu husus, kopya çekmeyeceklerine dair verilen söz üzerine gerçekleşiyormuş. Bize olağan gelmiyor, öyle değil mi? Burada derin bir ahlak problemi yatıyor. Kopya çekmeyi olağan bir şey olarak görenler çok. Hatta biraz beceri meselesi telakki ederek takdir kelimeleri sarf edenler de yok değil.

Diyanet İşleri Eski Başkanı Tayyar Altıkulaç’ın “Zorlukları Aşarken” adıyla Türkiye Diyanet Vakfı yayınları arasında çıkan hatıralarında böyle bir bölüm de var. Daha sonra TBMM’de Milli Eğitim Komisyonu Başkanlığı da yapan Tayyar Hoca, İmam-Hatip Lisesinde iken yaşadığı bir olayı şöyle anlatıyor: “(Yurttaşlık Bilgisi öğretmeni) Bir gün derste Amerika’daki bir papaz okulunu anlatıyordu bize. Bu okulda yazılı imtihanlarda öğretmen soruları sorduktan sonra sınıfı terk eder, öğretmen odasında gazetesini okurmuş. Öğrenciler kopya çekmeye hiç teşebbüs etmez, ders sonunda sınıf mümessili kâğıtları toplayıp öğretmene teslim edermiş”, (c.1, s.75).  

Tayyar Hoca, “biz bu konuşmadan son derece etkilenmiştik,/ heyecanlı ve hamasi konuşmalardan sonra, aynı uygulamayı gerçekleştirmeye karar verdik” diyor ve ilk yazılı imtihan öncesinde sınıf tahtasına “Bu sınıfta kopya çekilmez, yazılı imtihanlarda öğretmen sınıfta bulunmaz” yazdıklarını söylüyor. Tarih öğretmeni sınıfa girerken bu ibareyi görüyor, gülümsüyor ve soruları yazdırıyor. Sınıf mümessili olarak Tayyar Bey alınan kararı açıklıyor ve öğretmenden sınıfı terk etmesini aksi takdirde hiç kimsenin soruları cevaplamayacağını beyan ediyor. Öğretmen dirense de sonunda çıkıyor.

Bu uygulamayı bir müddet devam ettiriyor o sınıf ama arkası gelmiyor. Bakın ne diyor Tayyar Hoca:

“Bu uygulamanın ilginç havası bütün okulu sarmıştı, ama ne 3. sınıfın diğer şubelerinden, ne de alt ve üst sınıflardan bizi örnek alan olmadı. / (Bir sonraki yıl) Diğer şubelerin öğrencileriyle harman olduğumuz için, biraz da eski arkadaşlarımızdan bazılarının uygulamadan duydukları sıkıntı yüzünden aynı kararlılığımızı sürdürmekte ısrarcı olamadık.”

Kopya çekmeyi bir ahlak sorunu olarak görmeyen bir topluluk değil miyiz? Bu konu sadece kopya meselesinde çıkmıyor ortaya… Söz verip tutmamak, bir taahhüdü yerine getirmemek, kararlaştırılmış bir buluşma saatini önemsememek, bir topluluğa verilen sözü yerine getirememenin ıstırabını hiç duymamak… Bütün bunlar biraz ahlak anlayışı ile ilgili olsa gerek.

Aslında konuyu genişletmek ve Allaha verdiğimiz sözleri ne kadar tutup tutmadığımızı da konuşmak gerekiyor. Namaz, bir yerde Allaha verdiğimiz sözün, Allah ile yaptığımız sözleşmenin her gün beş kere tekrarından ve teyidinden ibaret değil mi? “Senden başkasına tapmayacağız” diyerek her gün beş kere tekrarlıyoruz bu taahhüdü… Peki, ne kadar uyuyoruz verdiğimiz söze. Bunun da ahlakla ilgili bir tarafı var. Allah, insanoğlunun zaafını bildiği için bir denetim mekanizması olarak bizi namaza ve sözleşme yenilemeye davet ediyor. Elest bezminde verdiğimiz söz güzel ahlak sahibi olacağımıza dair değil miydi? Üstelik Allah âlemlere rahmet olarak gönderdiği Elçisini güzel ahlakı tamamlamakla görevlendirmemiş miydi?

Muhammed Esed, İşaret Yayınlarından yeni çıkan “Hukukumuz ve Ahvalimiz” adlı kitapta soruyor: “Biz gerçekten İslam’ı istiyor muyuz?” Arkasından ekliyor: “Görünen o ki, çok sayıda Müslüman dudaklarıyla ‘evet’, eylemleriyle ‘hayır’ demektedir…”(s.100). Biz bu güzel tesbiti ahlak için de kullanabiliriz: “Ahlak önemli mi?” Dudaklar evet, eylemler hayır diyor.

Söz açılmışken daha sonra geniş bir şekilde ele almayı düşündüğüm “Hukukumuz ve Ahvalimiz” ile ilgili özellikle ahlaka müteallik birkaç hususu yazmadan geçemeyeceğim. Şöyle diyor ‘Ahlakî Seviyemiz’ başlığı altında uzun yıllar Pakistan’da yaşamış olan Kur’an Mesajı müellifi Muhammed Esed:

“Mevcut ahlaki seviyemiz, İslam’ın bizden istediğinin çok altındadır. Medeni ruhtan yoksunuz, kolay bir hayat yaşamayı sevmekteyiz, kendi çıkarımıza gördüğümüz durumlarda yalan söylemekte bir mahzur görmemekteyiz, sözümüzü tutmayız, işlerimizle ilgili hususlarda en açık yozlaşmaya, bencilliğe ve hilekârlığa müsamahayla güler geçeriz, /…/, diğer Müslümanları arkalarından çekiştirmeye daima hazırız; kısacası varlığımızın asıl kaynağı olan İslam’ın öğretilerinden en ufak bir yarar sağlamamış bulunmaktayız.”, s.121.

Bu sözler yirminci yüzyılın ikinci yarısından hemen önceki Pakistan toplumu göz önüne alınarak söylenmiş olsa da bizim bugünkü halimiz için söylenmiş kabul etsek hata yapmış olur muyuz?

Son bir uyarısına bakarak Muhammed Esed’e rahmet dileyelim:

“Toplum bir bütün olarak ahlâkî itibarını yükseltmedikçe, o toplumun politik ve ekonomik durumu sürekli olarak ilerlemez.”, s.122

Konuyu önce felsefi açıdan ele alıp daha sonra günümüzün problemlerine bağlayan Durmuş Günay’ın “Ahlak problemini çözmeden hiçbir problemi çözemeyiz” başlıklı yazısını da burada zikretmeliyim.

Bir de daha önce burada çıkan Ahlaki yozlaşma ve demokrasiyi özümsemek başlıklı yazımı zikretmeme izin verin lütfen.

Biraz güncel konulara ahlak açısından yaklaşalım mı?

Kâbe İmamı Sudeys’in eline verilen metni hiç tereddüt etmeden 19 Ekim’deki Cuma hutbesinde okuması ve Muhammed bin Selman’ı müçtehid ilan etmesi bir ahlak sorunu değil midir? New York Times’da yazan Kaliforniya Üniversitesi Hukuk hocalarından Khaled M. Abou El Fadl,  “Suudi Arabistan Mekke’yi istismar ediyor” başlıklı yazısında “Cemal Kaşıkçı cinayeti sonrasında Krallık, imamlar eliyle Kâbe kürsüsünü, yöneticileri ve eylemlerini övmek, kutsallaştırmak ve savunmak için kullandı” derken haksız mı?

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Kaşıkçı cinayeti sonrasındaki suskunluğunu ahlaksızlık defterinin hangi sayfasına yazalım.

Tutuksuz yargılamak esas iken bir insanı hangi suçla itham ettiğinizi belirtmeden içerde tutmak, hukuk ahlakı diye bir kavram varsa nasıl izah edelim.

Karar gazetesinin başına gelen reklam ambargosu bir ahlak sorunu gibi geliyor mu size de?

Eşine zulmeden kimse de ahlaki bakımdan sîgaya çekilse yeridir.

Trafik kaidelerini ihlal için bu da bir ahlak sorunu diyebiliriz.

Başkasının hakkını yemek, başkasının hakkını gasp etmek… Bu ahlaksızlığın âlâsını bugün FETÖ dediğimiz grup yaptı.

Liyakate değil başka hususlara bakarak karar veren yöneticilerin akıbeti ne ola ki?

Küçük menfaatler karşılığında dün söylediğini bugün tekzip eder tarzda davranışlar ve söylemler geliştiren kimselere, başta siyasiler olmak üzere, ne diyelim?

Yerel seçimler geliyor. Adaylar yarışıyor. Bilin ki bir aday kendi niteliklerini değil rakiplerinin zaaflarını sayarak geziniyorsa onda bir ahlak sorunu var demektir.

Bir insanın, bir topluluğun karakteri ve ahlakı, zor zamanlarda belli eder kendini.

 

Leave a Comment

shared on wplocker.com