Bir omurga ameliyatının hikayesi…

Bir omurga ameliyatının hikayesi…

Bir zamandır yüz metre kadar yürüdükten sonra durmak ve dinlenmek zorunda kalıyordum ve ayaklarımın altında şiddetli bir karıncalanma ve uyuşukluk başlıyordu. Sanki ayaklarım beni terk ediyordu. Adım atmak neredeyse imkânsız hale geliyordu. Ne yapacağımı bilmez bir hale düşüyor, biraz dinlendikten sonra yürümeye ancak devam edebiliyordum. Uzun sayılabilecek bir süredir bu hal ile geziyordum. Omurga ameliyatı işte bu halin tabii neticesi olarak ortaya çıktı.

Hikayesi biraz eskiye dayanıyor. Altı-yedi yıl kadar önceydi. Kalçamdan başlayıp diz altına kadar uzanan bir ağrıdan muzdariptim. Ankara’da Prof. Nihat Tosun Hocaya müracaat ettim. Birtakım tetkik ve muayenelerden sonra uzun bir zaman uğraşacağım siyatik problemi ile tanışmış oldum. Nihat Bey’in gösterdiği ve aksatmadan periyodik olarak yapmamı istediği bazı fizik tedavi hareketleri beni kısmen rahatlatsa da ağrının verdiği o huzursuzluk yakamı hiç bırakmadı.

Masa başında çalışmak zorunda olanların kaderi galiba bu hal… Her ne kadar hekimler “uzun oturma, ara sıra kalk dolaş” deseler de bu tavsiyeyi çalışırken hatırlamak benim için nadiren mümkün oldu. Uzun yıllar önce üniversite hayatı beni masa başına oturtmuştu, sonra siyaset dönemimde sürekli toplantılar beni yine masaya bağladı.

Bu ağrıların ortaya çıkmasında belki bir alışkanlık haline getirdiğim koltukta ya da yatakta yarı yatarak kitap okumanın da payı vardır. Bu da doktorların kalçaya kuvvet bindirmenin sonuçları olarak gördükleri hususlardan biri. Keza pantolonun arka cebinde cüzdan taşımanın mahzurlarını da doktor sohbetlerinden öğrendim.

Nihayet üç yıl kadar önce ağrılarım daha da artınca ve artık İstanbul’da yaşamak durumunda kaldığım için Prof. Akın Sabancı’yla temasa geçtim. Akın Hocayı bana 11’inci Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül önermişti. Kendisini de ameliyat etmiş benimkine benzer bir rahatsızlık sebebiyle. Prof. Akın Sabancı İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi. Çok parlak bir kariyeri var. Aynı zamanda Acıbadem Hastanesinde de ameliyatlar yapıyor. Abdullah Gül ile bir sohbetimizde de beyin pili üzerine konuşurken adı geçmişti Akın Sabancı’nın.

Üç yıl kadar önceki bu muayene ve tetkikler sonucunda Akın Bey, bana “henüz ameliyat safhasında değilsiniz, biraz daha fizik tedavi ve ağrı kesicilerle devam edelim” demişti. O günkü radyolojik tetkiklerde L4-L5 bölgesinde “lomber spinal stenoz” tabir edilen kanal daralmasından bahsediliyordu aslında. Bunun lomber dar kanal (spinal stenoz) ve buna eşlik eden spondilolistezis olduğu ifade edildi. Ben anlatması kolay olsun diye sinirlerin geçtiği omurga kanallarının daralması diyorum.

Hekimlerin önerdiği fizik tedavi hareketlerini yaparak rahatlamaya çalıştım. Yoğun ve yorucu geçeceğini bildiğim günlerde de ağrı kesicileri ihmal etmedim. Fakat son altı aydır bu ağrılar çalışma tempomu düşürüyordu. Bir fizik tedavi merkezine de gittim. Orada haftada bir olmak üzere yanlış hatırlamıyorsam dört beş defa beni epey bir didiklediler. ‘Didiklediler’ tabirini bilerek kullanıyorum. İşin gereği bu imiş. Vücudun bazı bölgelerinde kas ve bağ dokularında gerginlik ve yapışıklıklar gelişebiliyormuş ve bunu gidermek için sıkı bir masaj yapmak icap ediyormuş. Benim didikleme dediğim bu. Ayrıca akupunktur benzeri ince iğnelerle yapılan bir tedavi  ve zorlayıcı hareketler de bu işlemlere eşlik ediyordu.

Hiç unutmuyorum, sahilde yürüyorduk bir gün.  Çubuklu Yolcu İskelesi civarına bıraktık arabayı. Anadolu Hisarına doğru yürümeye başladık. Bir müddet sonra ayaklarımda bir uyuşma başladı. “Aman Ya Rabbi, ne yapacağım şimdi” diye telaşlanmaya başladım. Uyuşma ve karıncalanma gittikçe artıyor, ayaklarım beni taşımaz hale geliyordu. Yoktu artık ayaklarım. Biraz dinlenelim dedim ve bir kanepeye attım kendimi. Yanımdakilere de bu hali belli etmemeye gayret ediyordum. Çünkü biliyordum ki onları telaşa vermek beni daha zor bir duruma sürükleyecekti. Her neyse dura kalka bu yürüyüşü tamamladım. Ameliyat öncesinde yürürken yaşadığım bu uyuşma, ağrı ve düşeceğim hissini hekimler klaudikasyon olarak adlandırıyorlar.

Daha sonraları oturduğumuz sitenin içindeki yürüyüşleri de hep fasılalı yapmak zorunda kaldım. Oradaki son yürüyüşü hatırlıyorum. Ancak iki yüz metre yürümüştüm ki tamamlayamayacağımı anladım ve geri döndüm. Üniversitede odamın bulunduğu bina ile ders verdiğim bina arasındaki mesafeyi tam ayaklarım yok olmak üzereyken ancak tamamlayabiliyordum.

Fizik tedaviyi uygulayan uzmanın da önerisiyle yeniden Dr. Akın Sabancı’ya müracaat ettim. Yapılan muayene ve tetkiklerden sonra artık ameliyatın kaçınılmaz olduğuna karar verildi. Bir cuma günü kan tahlilleri ve kardiyolojik tetkikler yapıldı. Akciğer filminin de çekilmesiyle pazartesiyi ameliyat günü olarak tayin etmek uzun zaman almadı.

Fakat aksiliğe bakın ki o cuma günü akşamı ben influenza benzeri bir rahatsızlığa yakalandım. Emin olmak için bir hekim arkadaşın tavsiyesini almak istedim. Belirtileri sıralayınca ertesi gün mutlaka bir test yaptırmamı istedi. Yaptırdım ve pozitif çıktı. Böyle olunca ameliyatı ertelemek durumunda kaldım. Aslında üniversitede dönem sonu sınavını yapmış ve hemen akabinde ameliyat olmak istemiştim. Böylece yeni dönemde dersleri aksatmamış olacaktım. Olmadı. Ben mikrobu soğuk bir günde, kapılar pencereler kapalı iken kalabalık bir mekânda sınav yaparken kapmışım. Daha sonra öğrendim ki benden başka kimseler de influenza ile bu sebeple yüz yüze gelmişler. Ancak ameliyatım bu sebeple on gün kadar ertelenmiş oldu.

Tam bu günlerde eşimin kuzeni ortopedi uzmanı Doç. Dr. İsmail Safa Satoğlu bir sebeple İzmir’den İstanbul’a gelmişti.  Bizi de ziyaret etmek istedi. O da bilgisayar üzerinden radyolojik tetkikleri görünce “Mehmet Abi, ameliyat tek çare” diyerek bana ayrı bir güven vermiş oldu.

Her neyse 2 Şubat 2026 Pazartesi, ameliyat günü olarak tayin edildi. Prof. Akın Bey ve arkadaşları Dr. Onur ve Dr. Barış Beyler bana çok cesaret verdiler. Akın Hoca masasındaki omurga modeli üzerinde rahatsızlığın ne olduğunu gayet ikna edici biçimde açıkladı. Zaten hayat kalitem çok düştüğü için ben ameliyata hazırdım. Akın Hoca bana “sizin ameliyatı hiçbir endişe taşımadan kabullenişiniz biz hekimleri çok rahatlatıyor, inanıyoruz ki ameliyatınız da çok başarılı geçecek” diyordu.

Hastaneye öğleye doğru gelmemiz söylenmişti. Odamız ayrılmış, her şey planlandığı gibi gidiyordu. Ben de zaten hem hekimlere hem de başta eşim Hatice Hanımınki olmak üzere arkamdaki dualara güveniyordum. Hatice Hanım’dan başka oğlum Ali Ekrem, Ankara’dan gelen kızım Hümeyra ve eşi Süleyman, kayınbiraderim Macit Gül, Kayseri’den kalkıp gelen yeğenim Ali İhsan beni ameliyata yolcu etmek üzere bekliyorlardı yanımda. Daha başka gelmek isteyenler de vardı elbette ama onlardan dua rica ettim ve zahmet etmeyin dedim.  Galiba saat 13.30 civarında geldi ameliyat ekibi. Yeniden güven verdiler. Sedyeyle aldılar beni. Etrafımdaki yakınlarıma hakkınızı helal edin diyerek tuttum ameliyathanenin yolunu… Öyle ya, gidip gelmemek var. Ameliyathanenin kapısına kadar benimle geldi sevdiklerim. Hepsine el salladım ve Besmele ile dualar eşliğinde girdim ameliyathaneye. Ameliyat masasına doğru giderken kolumdaki damar yoluna bir hekimin bir ilaç zerk ettiğini fark ettim. Gerisini hatırlamıyorum.

Galiba 13.30’da çıktığım hastane odasına 22.30 gibi dönmüşüm. Anestezinin etkisiyle ne saatin farkındaydım ne de etrafımdaki yakınlarımın. Bana sonradan anlatıldığına göre odaya dönmem gecikince özellikle eşim Hatice Hanım çok telaşlanmış. Onu teskin etmişler. Hasta asansörüyle odaya gelirken asansördeki yakınlarımın bir kısmını hatırladım sonradan ama hepsini değil. Ben de asansördeydim ya da odaya girerken ben de oradaydım diyenleri zar zor gözlerimin önüne getirebiliyordum.

Ameliyatın bazı safhalarının video kaydını seyrettim daha sonra. Ne kadar hassas ve ince bir işlem olduğunu bir kere daha müşahede etmiş oldum. Omurgada milimetrenin küsurları bile önem kazanıyor. Oraya metallerin yerleştirilmesi büyük bir hassasiyet gerektiriyor. Akın Hoca bana ‘iğne ile kuyu kazmaya benzer bizim omurga üzerindeki işlemlerimiz’ demişti. O bakımdan doktorlar az da olsa bir endişe içinde ameliyatı sona erdiriyorlar ama ilk fırsatta bu metallerin yerli yerinde olup olmadığını ve omurga kanallarındaki daralmanın giderilip giderilmediğini görmek istiyorlar. Bu sebeple beni sabah saat 05.30’da gelip tomografiye götürdüler ve ortaya çıkan neticeyi görmek istediler. Daha sonra odama gelen Dr. Akın Bey ve arkadaşları yerleştirilen metal parçacıklarının tam istedikleri konumda olduğunu gördüklerini söylediler ve beni rahatlattılar. Şu anda omurgamda dört adet bir tarafta, dört adet diğer tarafta olmak üzere sekiz metal parçası taşıyorum. Yani omurgama yerleştirilen vidalar ve sabitleyici metal çubuklarla geziyorum.

Eskilerin bel kemiği dedikleri bu omurga olsa gerek… Ne kadar hayati bir uzuv…

Ameliyat sonrası yanımda gündüzleri eşim Hatice Hanım, geceleri oğlum Ali Ekrem kaldı. Onların ihtimamı sayesinde bütün zorlukları kolayca aşabildim. Sırtımdaki korse ameliyattan hemen sonra yerleştirilmişti ve onsuz ayağa kalkmam ve hareket etmem istenmiyordu. İlk birkaç gün o korseyle geçti gecem ve gündüzüm. Pansumanları yapan Dr Onur Bey her seferinde “her şey mükemmel” diyerek moral veriyordu. Hep sırt üstü yatmanın verdiği sıkıntıyı bilenler bilir. Neyse bir zaman sonra hem yan yatmama izin çıktı hem de istersem korseyi geçici olarak çıkarabileceğim söylendi. Hastanedeki hemşirelerin ve onları yönlendiren hekimlerin dikkatini takdir etmemek olmaz. Sürekli ağrı kesicilerin tatbiki beni ızdıraba düşmekten alıkoysa da yan tesirleri sindirim sisteminde başka sorunlara yol açtı. Bunlar da zamanla yok oldu ama beni de bir hayli yordu.

Hastanedeyken yakınlarım, arkadaşlarım ve dostlarımdan çok gelen oldu hastaneye geçmiş olsun için. Telefonla arayanlar da çoktu elbette. Gelenleri ve arayanları sıralamaya kalkmıyorum çünkü hepsini buraya sığdırmam mümkün olmadığı gibi arada unuttuklarım olursa düşeceğim utancı taşıyamam.

Daha önceleri de hep merak ederdim, acaba ameliyatlar esnasında kanama nasıl kontrol altına alınıyor diye. Öyle ya vücudumuzda bir yaralanma sonucu ortaya çıkan kanamayı durdurmak için telaşa kapıldığımız olmaz mı? Peki ameliyatlar sırasında neşterin yol açtığı kanama nasıl durduruluyor acaba? Bu sorunun cevabını beni ziyareti sırasında Abdullah Gül beye refakat eden doktorlarla yaptığımız sohbette aldım. Dr Akın Sabancı ve ameliyat ekibindeki Dr Onur Öztürk Bey ve Dr Barış Peker Beye Acıbadem Taksim Hastanesi Başhekimi anestezi hocası Prof. Dr. Ufuk Topuz Bey de katılmıştı. Yukarıdaki sorunun cevabını Ufuk Hoca verdi. Detaya girmeyelim ama Ufuk Hoca ameliyatların görünmez kahramanları olarak nitelediği anestezi uzmanlarının hastanın tansiyonunu kontrol altında tutarak kanamayı denetleyebildiklerini söyledi. Bu bana hayli ilginç geldi zira tansiyon kontrolu doğrudan kalbin pompalama periyot ve kapasitesinin kontrolü anlamına geliyor ki bir hayli zor olsa gerek. Üstelik damar direnci ve damar büzüşmesi de önemli bir faktör. Görünmez kahramanlık demek ki buradan neşet ediyor.

Bu sohbet sırasında Dr. Akın Bey bize beyin pilinin nasıl kullanıldığını ve hastaların parkinson rahatsızlığında olduğu gibi irade dışı hareketlerinin nasıl kontrol altına alınabileceğini yanındaki bilgisayarı kullanarak örnekleriyle gösterdi. Bu video kayıtları tıptaki ilerlemeyi ve teknolojinin bu sahada ne kadar etkin kullanılabilir olduğuna dair iyi bir fikir verdi. Akın Hoca bu alanda da tıp dünyasının sayılı uzmanlarından biri.

Tam bir hafta kaldım hastanede. Beni ameliyat öncesi ve sonrası işlemlerde elimden tutarak destek olan beyin ve sinir cerrahisinin harika sekreteri Müberra Hanımı nasıl anlatsam… Ameliyat öncesi ve sonrası Acıbadem Taksim Hastanesinin protokolüne ve yönetimine ilgileri sebebiyle teşekkür etmeliyim. Dokuzuncu kattaki klinikte yattığım sekiz gün içinde muhteşem kat nöbetçisi hekimler, hemşire ve diğer kat görevlileri beni bir an bile yalnız bırakmadılar. Gece gündüz çağrı cihazına bastıktan sonra dakika geçirmeden koştular. Korsemi bağlamak ve çözmek, antibiyotik ve ağrı kesiciler hiç sektirmeden tatbik etmek sanki onlar için kutsal bir görevdi. Doktorlar ameliyatın ilk gününden başlayarak her gün periyodik yürüyüşler yapmamı söylemişlerdi. Her yürüyüşte bir koluma Hatice Hanım, bir koluma bir hemşire girdi.

Ben bu omurga ameliyatından önce beş ameliyat geçirdim. Bunlardan ikisini Bir göz macerası ve Bir damar hikayesi başlıklarıyla kaleme aldım. Yazılar mehmettekelioglu.com adlı sitede. “Bir omurga ameliyatının hikayesi” adlı bu yazı biraz gecikti ama hiç yoktan iyidir mülahazasıyla işte burada…

Ameliyat sonrasını daha çok evde okuyarak geçirdim. İlk beş altı gün ağrı kesicileri kullanmadan yapamadım. Daha sonra bunları gittikçe azalttım. Eğilip kalkmakta çektiğim güçlükler de zamanla hafifledi. Şimdi gayet iyiyim. Ameliyat öncesi ağrılar tamamıyla yok oldu.

Ameliyatın üzerinden iki buçuk ay geçtikten sonra Dr Akın Hocaya gittim kontrol için. Yeniden tomografi çekildi. Hoca, her şey yolunda dedi ama beni kemik erimesi kaygısıyla başka bir uzmana yönlendirdi. ‘Bu bir tedbirdir’ diye de vurguladı. Şimdi onun neticelerine de bakarak korseyi daha ne kadar taşımam gerektiğine karar verecek.

Doktorlar bana bol bol yürüyüş yap dediler. Yürürken de dik durman şart diye tembihlediler. Yani omurgayı dik tut demek istiyorlardı.

Tamam ben omurgayı dik tutayım ama toplumdaki omurgasızları ne yapacağız?

Biliyorsunuz omurga tabirinin günlük hayatta da bir kullanımı var. Dürüst bir insan olmak kolay değil. Bu anlamda yalpalayanlara omurgasız dendiğini bilirsiniz. Yalakalar için de kullanılır bu tabir. Bu, bir yerde omurganın ne kadar anlamlı ve gerekli olduğunun da ifadesi değil midir? Aslında sorunun bir ahlak meselesi olduğu da söylenebilir. Menfaati icabı bugün burda yarın başka yerde olanlara uygun bir niteleme doğrusu. Ben aklını ve iradesini hiçbir muhasebeye başvurmaksızın başka kimse ve kuruluşlara teslim edenler için de kullanırım bu tabiri.

Toplumsal anlamda da omurga son derece açıklayıcı bir metafordur. Bir toplumda hukuki öngörülebilirlik yoksa o toplumun omurgasında bir sıkıntı var demektir. Sağlıklı bir toplumsal omurga için olmazsa olmaz şartları sıralayabiliriz. Hukuk güvenliği, âdil bir gelir dağılımı, enflasyonun kontrol altında tutulabildiği bir ekonomik yapı ve kurum ve kurallarıyla işleyen bir demokrasi… Hiç şüphesiz bu liste genişletilebilir. Eğitim alanı bir örnek… Ahlak başlığı altında neler yazılmaz ki…  Toplumsal omurga kanallarında daralmaya yol açan tutumlardan kaçınmak şart…  Daralmalar bir felce dönüşmeden tedavi edilmeli; zira toplumların belini büken tam da bu tür kronik rahatsızlıklardır.

Bir insanın hayatında üç önemli şey var. İman, sağlık ve huzur…

Allah’ım, eksik etme…

Join the discussion