Abdullah Gül’ün söylemleri etrafında…

Cumhurbaşkanlığına adaylığı söz konusu olan 11’inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün söylediği ve söylemediği hususlar etrafında bir hayli tartışma yaşandı. Adaylığını heyecanla karşılayanlar olduğu gibi eleştirenler de vardı.

Abdullah Gül’ü aday olmayı düşünmeye sevk eden sebepler üzerinde duralım. Önce kendi beyanından birkaç satır:

Hepimiz şahidiz ki, Türkiye yakın tarihinin en zor dönemlerinden geçiyor. İç ve dış şartlar itibariyle ülkemiz büyük zorluklarla karşı karşıya

o İçeride, daha çok huzura, güvene, barışa ve uzlaşmaya ihtiyaç varken; maalesef tam tersine daha çok kutuplaşma, ayrışma, korku ve kaygı ortamı var

o Dışarıda ise tarihimizin çok ciddi beka sorunlarıyla karşı karşıyayız

o Ekonomik kaygıların da ciddi seviyelere ulaştığı ayrı bir gerçek

o Ayrıca hamasetin ve karşılıklı hakaretlerin siyaseti esir aldığı bir ortamda, Türkiye için “neyin iyi” olduğu yerine, günlük siyasi manevralar ve kişiler üzerine tartışmalar gündemi oluşturuyor.

 

Kutuplaşmanın tehlikelerini anlatırken şuna benzer bir ifade kullanıyor Abdullah Bey: Kutuplaşmayı artırdıkça insanların tutulabilir yanlarının tahrip edildiğini bilmek gerekiyor. Bu, ne insani bir davranış biçimi, ne de islami tebliğ yöntemi…

Bu konuşmanın sonlarında nasıl bir Türkiye hayal ettiğinin ipuçları da var ve içinde bulunduğumuz atmosferde aşağıdaki bu önemli noktalardan bir hayli uzaklaşmış olduğumuza dair endişeler söz konusu:

  • Tüm birikimimle şuna inanıyorum ki Türkiye’nin parlak geleceği ancak;

o Kuvvetler ayrılığına dayalı güçlü bir demokrasi,

o Hukukun üstünlüğü,

o Temel hak ve özgürlüklerin evrensel kriterlerde uygulandığı,

o Liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik kural ve ilkelerinin geçerli olduğu bir düzenden geçer.

 

  • İnsanlığın acı tecrübeleri Batıda da, İslam dünyasında da bunu göstermiştir.
  • Umarım Türkiye enerjisini boşa, beyhude ve denenmiş yollara harcamaz. Demokrasi ve adaletin hüküm sürdüğü bir gelecek olur. 

 

Peki, bu konulardaki düşüncelerini vaktiyle aktarma imkânı bulmuş mu? O da konuşmanın içinde var:

 

  • … zaman zaman Türkiye’nin en önemli, hayati gördüğüm konularıyla ilgili fikirlerimi Sayın Cumhurbaşkanı ile baş başa paylaşma fırsatım oldu. Günü geldi, hain darbe teşebbüsü ortaya çıktığında arkama bakmadan üstüme düşeni yaptım. Bazen de temel hak ve özgürlüklerle ilgili yanlış uygulamaları gördüğümde, basın hürriyeti, adaletsizlik, haksızlıklar, akademik özgürlüklerle ilgili düşüncelerimi kamuoyuyla paylaşmaktan da geri kalmadım

Burada detayı verilmeyen görüşmelerden birinin Anayasa referandumu öncesinde Beştepe’de uzun bir yemekli toplantıda gerçekleştiğini belirtelim. Üstelik o toplantı hem Anayasa referandumu hem bölgesel politikalar üzerinde cereyan etmişti.

Bir başka önemli husus Abdullah Beyin de bahsettiği, kendi üzerinde geniş bir mutabakatın mevcut olup olmadığı konusudur. Bu konu biraz yanlış anlaşılmış gibi. Abdullah Bey, Temel Karamollaoğlu kendisiyle temas ettiğinde bu geniş toplumsal mutabakat konusunu önemsediğini söylüyor. Bunun iki ayağı olduğu açık. Birincisi kamuoyu araştırmalarıyla geniş bir toplumsal mutabakatın mevcut olup olmadığının tespiti, ikincisi ise kamuoyunda geniş mutabakat söz konusuysa bunun siyasi aktörler tarafından nasıl realize edileceği…

Şimdi söylenmesi gereken önemli bir nokta var. Abdullah Gül, halkı Müslüman olan ülkeler coğrafyasını iyi bilir. Sohbetlerinde sık sık bu ülkelerin iç çekişmelerden ne kadar zarar gördüğünü anlatır ve Türkiye’yi böylesi bir çekişmeye sürükleyebilecek adımlardan herkesin uzak durmasını tavsiye eder. 14 Mayıs 2000 tarihindeki Fazilet Partisi Kongresinde de böyle bir durum hâsıl olmasın diye aday olacağını önce Erbakan Hoca’ya söyler ve “benden duymanız en doğrusu” diyerek bir nevi izin alır. Hatta Ak Parti’nin kuruluşu da ancak Fazilet Partisi kapatıldıktan sonra gerçekleşir.

Yukarda sözünü ettiğim iç çekişmeye meydan vermeden, Cumhurbaşkanlığı gibi bir makamın Ak Parti geleneğinden gelen bir kişi tarafından doldurulmasını temin etmenin yolu, yarışın iki kurucu arasında geçmesini sağlamak idi. İkili yarışta bir sorun görmüyordu Abdullah Bey. “Madem Türkiye’nin gidişatı ile ilgili bir takım kaygılarım var, o halde ateşten gömleği giymekten kaçınmak olmazdı. Üzerimde bir vebal varsa bunu yerine getirmenin yolu sorumluluk üstlenmek olmalıydı” diye düşünüyordu. Aday olmanın meşruiyetini de bu düşünceyle ortaya koyuyordu. Adaylığı ile ilgili konuşmasındaki şu vurguya da yer vermek gerekiyor:

  • Öncelikle şunun bilinmesini isterim ki, bir faninin ulaşabileceği bütün makam ve mevkiler benim için geçmişte kalmıştır. Ben tüm bu yolları yürüdüm ve şerefle temsil ettim. Ben ve ailem, gelecekle ilgili hiçbir şahsi beklenti, talep ve arzu içinde değiliz.

Abdullah Beyin arkadaşlarından birinin ifadesiyle, eğer bir post kaygısı olsaydı, Cumhurbaşkanlığındaki süresi bitmeden bunu gündeme taşır ve muhtemelen de gerçekleştirirdi. Kaldı ki o sıralarda Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül beraberliğinin yaratacağı sinerjiyi önemseyenler çoktu ve bu hususun temini için gayret gösterenlere  “merak etmeyin, başka yol yok ” şeklinde mukabele ediyorlardı. Ancak Tayyip Erdoğan bu sinerjiyi kullanmak yerine referandumla Cumhurbaşkanlığının yetkilerini denetlemeye kapalı bir biçimde artırmayı tercih etti.

Abdullah Bey niçin aday olmaktan kaçınmayacağını da şu sözlerle ifade ediyordu:

  • Seçimlerin aniden erken yapılacağının anlaşılması üzerine Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Temel Karamollaoğlu’nun ismimi zikretmesi ile başlayan hareketlilik tamamen benim dışımda gelişmiştir. Talebim ve inisiyatifim yoktu. Benim bilgi ve tecrübeme, siyaset ve devlet yönetme anlayışıma güvenen, kendi camiamla birlikte çok geniş bir çevrenin ısrarı üzerine; ancak geniş katılımlı bir toplumsal mutabakat sağlandığı takdirde, bağımsız bir şekilde, benim ve arkadaşlarımın da üstümüze düşen bu büyük sorumluluktan kaçmayacağımızı söyledim.

İkili yarışta bir sorun yoktu, ancak üçlü ya da daha çok adayla yapılacak bir yarışın riski vardı. Bu risk kendi açısından değil Türkiye açısından önemliydi. Türkiye’yi her ne pahasına olursa olsun böyle bir riske atamam diye düşündü. Üçlü ya da daha çok adaylı bir yarışta, daha sonra kendisinin de itham edilmesine yol açacak bir sonucun Türkiye için yeni bir bunalım kaynağı olmasıyla ilgili endişeleri vardı.

Hazır yeri gelmişken “Abdullah Bey risk almaz” diyenlere de söylenecek birkaç söz var. Onun olur olmaz konularda risk almasını isteyenler Ak Parti camiasının kendi içinde kavgaya tutuşmasını arzu edenlerdir. Abdullah Bey hiçbir zaman böyle bir kavganın unsuru olmayı düşünmediğini yakın çevresine her fırsatta ifade etmiştir.

İkili bir yarışta nasıl sonuçlar alınabileceğine ilişkin pek çok anket yapıldığını duyuyoruz. Elbette bu çalışmalar hem Abdullah Gül’ün hem de Tayyip Erdoğan’ın malumudur. Alınan kararlarda bunların önemli bir etken olduğunu inkâr edemeyiz. İbrahim Kalın ile Hulusi Akar’ın ve daha başkalarının Abdullah Beyi ziyaretleriyle bu anket sonuçlarını ilişkilendirenler var ama dayanakları nedir, bilmiyorum. Abdullah Beyin yakın çevresinden sızan bilgiler Kalın ve Akar’ın üç saate yakın Abdullah Beyi dinlemek zorunda kaldıkları şeklinde.

Abdullah Beyin, Temel Karamollaoğlu’nun temaslarıyla ortaya çıkan durumda bir çatı aday olma arzusu hiç olmadı. Kamuoyundaki toplumsal mutabakat realize edilebilseydi, yüz bin imza ile bağımsız aday olacaktı, bunun çatı adaylıktan önemli bir farkı olduğunun ısrarla vurgulandığını biliyoruz. Kamuoyundaki toplumsal mutabakat konusunda bir anket firması şunları ifade etti: “Mutabakatın Ak Parti dışında arandığı gibi yanlış bir izlenim var bazılarında. Hayır, daha önce Ak Parti’ye oy vermiş olan önemli bir kesimin de bu mutabakat kapsamında olduğunu unutmamalıyız.”

Peki, ne oldu da adaylık gerçekleşmedi? Daha bir ay öncesine kadar farklı düşünen Meral Akşener niçin fikir değiştirdi? Bu konuyu Meral Akşener’in en yakınındaki isimlerden Lütfü Türkkan bile anlayamamış diyorlar, ben nasıl anlayayım…

1 Comment

    Leave a Comment

    shared on wplocker.com